|
SORULAR VE CEVAPLAR
Boyutlar, astral alem, akaşik kayıtlar, spatyom,
enkernasyon, tekamül, uzaylılar, rüyalar, ruh
hastalıkları, auramızın güçlendirilmesi, evrenin
yaratılışı, kader, doğum öncesi ve ölümden sonraki yaşam
hakkında, iletilen sorulara verilen cevapların
derlenmesiyle oluşturulmuş bir yazıdır. İlk hali 1995
yılında hazırlanmış ve İnternet’e konmuş, gelen
sorularla 2002, 2012 ve 2026 yıllarında güncellenmiş,
geliştirilmiştir.
Bu yazının PDF halini
buradan alabilirsiniz
5. boyut nedir?
Şu anda fiziksel olarak içinde
bulunduğumuz boyut 3. boyuttur. Altın oran mimarisi
sayesinde 3. boyuttaki herşey, bize gerçek gibi görünür.
Bundan sonra gelen boyut, 4. boyut olup, bu boyut
düşünce boyutudur, astral alemdir. 5. boyut ise, hiçbir
dualite, şartlanma ve korkunun bulunmadığı bir boyuttur.
Dolayısı ile bu boyutta Yin ve Yang, erkeklik ve dişilik
bulunmaz. Saf sevgi boyutudur. Bu boyutta zaman yoktur.
3. boyutta doğan bizler herşeyi zaman denen
çizgisel/lineer illüzyonun/sanrının akışı sırasında,
ikiye böle böle büyürüz. Önce karanlığı, sonra ana
rahminden çıkınca aydınlığı, anne karnında sıcağı,
doğunca soğuğu öğreniriz. Bu şekilde her şeyi ikiye böle
böle, dual/ikili olarak fizikî dünyayı öğreniriz.
Büyüyüp aklımız erdiğinde ise, içinde doğduğumuz bu 3.
boyutlu, dualitik dünyadan başka, dualitenin olmadığı,
zamansız bir boyutu anlayamayız, düşünemeyiz, hayâl
edemeyiz, idrak edemeyiz. Çünkü, doğumdan itibaren
beynimiz o şekilde formatlanmıştır. Astral alemde
seyâhata ilk başlayanların farkettiği şeylerden birisi
de, fiziksel dünyadaki tüm o kanıksadığımız dualitik
şartlanmaların hiçbirisinin mevcut olmadığı o safhadaki
kısa süreli panik halidir. Karanlıkla aydınlığın,
sıcakla soğuğun, siyah ile beyazın, negatifle pozitifin,
mutlulukla mutsuzluğun, güzel ve çirkinin aslında hep
aynı şey, tek bir şey olduğu gerçeği, bu tek gerçek
dışındaki tüm görüntüler ve hislerin aslında bir
kandırmaca, hayâl, illüzyon olmasının idrak halidir. Bu
boyut, iyi ve kötünün olmadığı bir boyuttur. Rüyalar
alemidir. 5. boyuta geçince, geçici olarak terkettiğimiz
3. boyuttaki hayatımızdaki türlü zorluklar, hastalık ve
kötü şeylerin aslında kötü olmadıklarını, onların
aslında bir fırsat olduklarını farkederiz. Bu boyuta
bilinçli olarak ilk adım attığımızda farkettiğimiz bu
sersemletici kavrayışlar, bu boyuta gide gele, sonunda
fiziksel dünyadaki bilinçli halimize de yansımaya
başlar. Yavaş yavaş dualite, yani ikiliği
kaldırdığımızda, karşımızdaki insanı artık
yargılayamayız. Ona güzel ya da çirkin diyemeyiz. Onu
olduğu gibi kabul ederiz. 3. boyuttaki hayatımızda,
nefsi köreltme, herşeyin tek bir kaynaktan geldiğini
idrak etme, nefes teknikleri, farkındalık ve diğer
meditasyon çalışmaları aslında hepsi dualitesiz bir
yaşama alışma denemelerinden ibarettir.
Dördüncü boyuttan söz eder misiniz?
Dördüncü boyut spatyomdur. Buna araf, ara
aşama da diyebiliriz. Öldükten sonra dünyalardaki tüm
canlıların ışık bedenleri buraya gelir. Yani, öldükten
sonra bilincimizin geleceği yerdir. Spatyom, bir
tanedir. Fakat, her bir dünyada ölen canlıların enerji
bedenlerine (bilinçlerine) ölüm sonrası yapılan muamele
farklı olduğundan, her bir dünyanın spatyomunun ayrı
ayrı olduğu gibi düşünülür. Spatyom, değişik katlardan
yani enerji seviyelerinden oluşur. Bunun bir katı ölen
hayvanlara aittir. Burada sadece ölen hayvan enerji
bedenleri bulunur. Öldükten sonra insan bir tünelden
çekilip geçip gelmiş gibi hisseder buraya gelirken.
Tünelin kendisi de çok parlaktır. Spatyom, öldüğünü
idrak etme yeridir. Spatyomda bulunanlar yani ölerek
gelenler ruh değil, o canlının ışık bedenleridir. Ruhlar
daha üst boyutta, spatyomdaki ışık beden halindeki
kopyasıyla bağlantılıdır. Dördüncü boyut olan
spatyomdaki enerji seviyesi katmanlarına baktığımızda
bir enerji seviyesinde hayvanların ışık bedenleri,
diğerinde öldükten sonra yeni gelmiş, olaya adapte
olmaya çalışan insanların ışık bedenlerinin olduğu
seviye, diğer bir seviyede oraya adapte olmuş, yol
gösterici rehberlerle iletişimde olanların olduğu
seviye, kendi beklentileri doğrultusunda tamamen
illüzyondan ibaret cennetlerini ve cehennemlerini
yaşayanların olduğu seviye, bir üst seviyede bu
illüzyonun farkına varıp dinlenmede olanların bulunduğu
seviye vardır. Ölenlerin ilk geldiği spatyom seviyesinde
öldüğünü inkar eden obsedörler ve obsesyon yapanlar
bulunur. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi aşağıda Aura
ve Ölüm Sonrası kısmında anlatılmıştır.
Boyutlardan biraz daha söz eder misiniz?
1. boyut, bitkiler ve minerallerin
seviyesindeki boyuttur. 2. boyut, hayvanlar, 3. boyut
ise üzerinde yaşadığımız Yerkürenin/Gaia'nın/Dünyanın
kendisidir, evrenimizdir. 4. boyut, düşünce boyutudur ve
astral alemdir, ölünce gidilen yer olan spatyomdur.
Burada düşünce gücü ile herşey fizikselmiş gibi gerçek
kılınabilir. 5. boyut, Pleaidianlar'ın seviyesindeki
boyuttur. Bunun üzerindeki 6. boyutta Feline'ler ve
Carian'lar bulunur. 6. boyutta enerji fiziksel bir
haldedir. 7. ve 8. boyutlar çok yüksek boyutlar olup, bu
boyutları burada ifade etmek, kullanılan dil yüzünden
çok zordur. 9., 10., 11. ve 12. boyutlar ise, kısaca,
tüm evrenleri yaratmakla görevlendirilmiş meleklere
aittir. Evrenleri diyoruz, çünkü yaratılan evrenimiz ne
ilkidir, ne sonuncusudur. Melekleri biz, ayrı ayrı birer
şahsiyet olarak düşünürüz. Aslında öyle değildir.
Meleklerin tekamül ederek yükselmesi yoktur, koşulsuz
itaat sınıfıdır. Melekler aslında birleşik bilinç enerji
seviyeleridir, kolektif düşünce formlarıdır. Burada bu
kolektif/bir arada bulunan, ortak saf bilinçleri tarif
etmek yine oldukça zorlu bir iştir. Her bir titreşimsel
düzey (boyut), bir sonraki düzeyi onurlandırır.
Onurlandırma işi, tahmin bile edemeyeceğimiz müthiş bir
sevgi enerjisiyle olur. Dünyadaki bir insan bu
onurlandırma işinin nasıl olduğunu görüp anlasaydı, işin
eşsiz saflığından ve güzelliğinin etkisinden dolayı
katıla katıla ağlar, sevinç gözyaşları dökerdi. 12.
boyutta tüm evrenlerdeki canlıların kaynak ruhları
bulunur. 3. boyutta şu an insan olarak bizlerin
düşündüğü gibi, bu ruhlar yine ayrı ayrı şahsiyetler
şeklinde değildir. 12. boyutun da üzerinde, 13. boyutta
Yaradan bulunur. 13 rakamı gördüğünüz gibi uğursuz
değil, aslında en uğurlu rakamdır, ayrıca asal sayıların
en gizemlisidir. Tüm evrenler, boyutlar, karadelikler,
galaksiler, karanlık madde, her türlü çekim gücü, zaman
ve diğer her türlü mucizelerin kaynağı, 13. Boyuttan,
Allah’ın sıfatlarından gelir. Mutlak Yaratıcıdır. 13.
boyuta aslında boyut demek yanlıştır. O, tüm titreşim
düzeyleri ve enerjinin kaynağı olarak, doğmayan ve
doğurmayan Mutlak Tekil'lik olarak, tüm boyutlar onun
vücududur/düşüncesidir diyebiliriz. Bunu kavraması
zordur. O'ndan öte artık başka birşey yoktur, olamaz.
9., 10., 11. ve 12. boyutlardaki saf enerji kolektif
bilinçlerini tarif etmek ne kadar zorsa, 13. boyutu yani
Tümel Aklı, Mutlak Yaradan'ı tarif etmek o kadar
imkânsızdır. Herşey 13. boyuttaki O'nun kararlılığı ve
isteğiyle şu anki gibidir. Bunu saf sevgi enerjisinin
değişik titreşim seviyeleri ile yapar. Tüm enerji
seviyelerinin en üstünde, enerji ötesi bir haldedir.
Öyle ki, tüm boyutları meydana getiren enerji
titreşimleri, seviye seviye en üstten en alta kadar
varlığını O'na borçludur. Sürdürdüğü bu evrenleri ve
boyutları ayakta tutma işine (hayâl etmeye / düşünmeye /
istemeye) son veriverse, herşey, tüm evren ve boyutlar,
zaman, uzay, enerji, tüm madde ve boşluk, bir anda yok
olur. Tüm bu yaratılan boyutlardaki evrenlerin,
galaksilerin vs. tüm envanterin başlamasını, bitişini ve
O'na göre bir an gibi kısa süren kaderlerini karşıdan
görür durumda olma/farkında olma/seyretme halindedir.
Tüm evrenler ve boyutlar onun vücududur / hayâlidir /
düşüncesidir diyebiliriz. Şartlanmalarla
yoğurularak/formatlanarak büyümüş, fiziksel olarak tüm
ışık spektrumunu göremediğimizden, tüm sesleri
duyamadığımızdan ötürü kısıtlanmış algılamaya sahip
insanlara bu kavramı ifade edebilmek imkânsızdır. Zamanı
lineer, çizgisel olarak ilk doğduğu günden itibaren
yaşayarak benimseyen, 3 boyutlu dünya yaşamından başka
bir boyutu kasıtlı olarak düşünüp kavrayamayacak hale
getirilmiş bir şekilde yaşayıp giden insanlara bunu
anlatamazsınız. Bu kavram, ancak sembolik olarak
benzetmelerle ifade edilebilir.
Okyanustaki su damlası buna iyi bir
örnektir: Su damlasıyla okyanusu birbirinden ayıran bir
sınır, elbette yoktur. "Okyanus nedir" diye
okyanustaki bir su damlacığına soru sorabilseydik, su
damlası buna cevap veremeyecekti. Her daim içinde olduğu
okyanusun tanımını yapamayacaktı. Su damlası, okyanusu
kavrayabilmesini sağlayacak bir başvuru noktasına sahip
değildir. Aynı şekilde, 3. boyuttaki insan, okyanustaki
bir su damlası gibi, Mutlak Yaratıcının sevgi
enerjisiyle yaratılmış, Yaratıcıdan ayrı bir yerde
değil, bizzat onun vücudu ya da düşüncesi
diyebileceğimiz enerji seviyelerinden birisindedir, hem
kendi fiziksel vücudumuzla hem etrafımızdaki bize
fiziksel ve gerçek olarak görünen yine onun yarattığı
(düşündüğü) her ayrıntıyla. Tüm amaç, hayatın tüm
anlamı, O'na ulaşmak gibi görünür. Su damlasının
okyanusa ulaşmak için (okyanusun aslında ne olduğunu
öğrenmesi çabası, kendisinin aslında ne olduğunu
öğrenmesi çabası) uğraşması gibi. Aslında o (su
damlası), okyanusun ta kendisidir, bir parçasıdır.
Okyanustan ayrı değil, onunla birdir, iç içedir. O,
şah damarımızdan da yakın derken bu anlatılmaya
çalışılmıştır. 3. boyuttaki sıkışık bizler (kısıtlı
görme, duyma özelliklerimiz vs.) bu kavramları 3. boyuta
göre şartlanmış aklımızla anlamakta o yüzden zorluk
çekeriz. İşte o yüzden bir aslanın, ayakları üzerinde
yürümesini bile henüz yapamayan, tir tir titreyen, yeni
doğmuş, tecrübesiz ve masum geyik yavrusunu yakalayıp,
oynayarak, parçalayıp yemesi haksızlığı bizi üzer. İşte
o yüzden etrafımızdaki tüm tecavüz, katliam, savaşlar,
hastalıklar, erken ve toplu ölümlere Yaradan nasıl olur
da izin vermiş/veriyor diye kendi kendimize sorarız.
Aslında, aslanı da yavru geyiği de yaratan O'dur. O
herşeyi hem aslanın, hem yavru geyiğin gözünden görürken
(deneyimlerken), aynı zamanda aslanın geyik yavrusunu
yemesini seyreden (biz) insanın gözünden de görür
(deneyimler). Aynı sahneyi gözleri önünde yavrusu aslan
tarafından parçalanan anne geyiğin gözünden de görür. Bu
şekilde, aynı tecrübeyi, farklı akıl ve bilinç
seviyeleriyle görme/deneyimlemeyi tarif edebilmek
zordur. Olay bu kadarla da basit değildir. Aynı olay,
bir de Gaia/Yerküre/Dünya Ana tarafından da
deneyimlenir. Dünya Ana 4,5 milyar yaşındadır. Bir insan
ömrü 60-80 yıldır. Tüm bitkiler, hayvan ve insanlar
topraktan yaratılır. Yani, canlı olan vücudun
bileşenleri aslında yediklerimizden gelir.
Yediklerimizin hepsinin kaynağı topraktır. Şimdi, 4,5
milyar yaşındaki bir bilincin (Yerkürenin) göz açıp
kapayıncaya kadar bir sürede (20 bin sene diyelim)
medeniyet kurmuş insanoğluna bakışını kavramaya
çalışalım. Dünya'nın kendi vücudundan/topraktan
yaratılıp ayağa kalkmış bu insan, topraktan yaratılmış
aslanın, topraktan yaratılmış geyiğin doğurduğu,
topraktan yaratılmış yavrusunu yemesini seyrettiğini
düşünün. Yerkürenin gözünde/bilinç seviyesinde, aslanın
geyik yavrusunu yemesi olayı neyi ifade eder bir
düşünün? Üstelik, akıllı geçinen insan da, bu olayı
karşıdan seyretmektedir. Aslında olay, onun (Dünya
Ananın) gözünde, toprağın ete bürünüp, diğer ete
bürünmüş toprağı yemesidir. Hem aslan, hem geyik hem de
insan eskiden topraktı. Bir süre sonra hepsi yine
tamamen toprağa dönüşecek. Dönüşülen toprak kime aittir?
Peki, aslında üzerinde toprağın durduğu Dünya kime
aittir? Kim yaratmıştır? Toprağı toprak yapan
elementlerin kaynağı nedir, neresidir? Mekanizma,
şartlanmış bir insan için oldukça karmaşıktır ve
kavranması kolay değildir. Eskiler, bunu basite
indirgemişler: “Herşey bir tiyatrodur/oyundur”. Başka
bir basit ifade ise şudur: "Yukarıda nasılsa, aşağıda da
öyledir".
Bu ikinci açıklamayı biraz açalım: Şu an
3. boyutta nasıl hiyerarşik bir toplumda yaşıyorsak, üst
boyutlarda da benzer bir hiyerarşi vardır. Biz, 3.
boyuttaki hayatımızda, 2. boyuta, meselâ bir fotoğrafa
bakıp şaşırmıyoruz. 3. boyuttaki bizlere 2. ve 1. boyut
son derece normal geliyor. 5. boyuttaki bir bilinç, 3.
boyuta son derece sıradan bir şeymiş gibi bakar. 5.
boyuttakiler 6. boyutu göremez ama 6. boyuttaki bir
bilinç, daha alttaki boyutları görebilir, istediği gibi
gidip gelebilir. Demek ki, 3. boyuttaki bizler, 5. ve
daha üst boyutları bu şekilde tahmin edebiliriz. Aşağıda
nasılsa, yukarıda da öyledir. Ayrıca, diğer bir örnek
olarak, karınca, 2 boyutlu dünyasında mutludur. Ona
zamanı ve 3. boyutu anlatamazsınız. Ne kadar dil
dökerseniz dökün, o kendi işine bakacaktır. Yani, 6.
boyuttaki bir varlık gelip size 5. boyutu, alt ve üst
boyutları anlatmaya kalksa, tıpkı karınca örneğindeki
gibi siz hiçbir şey anlayamaz ve kendi işinize bakmayı
tercih edersiniz. Aşağıda nasılsa yukarıda da aynısı
vardır demiştik. Güneş'le gezegenler arasındaki nasıl
büyük bir mesafe/boşluk varsa, atomun çekirdeği ile
etrafındaki elektronların arasında da benzer büyüklükte
bir mesafe/boşluk vardır. Bu ilkeyi kullanarak tüm
evreni daha güzel kavrayabilir, anlayabilir hatta
evrenimizin kaderini tahmin bile edebilirsiniz. Şöyle
ki, büyük bir patlamayla başlayan evrenimizdeki tüm gaz,
toz, daha sonra oluşan güneşler, daha sonra oluşan
karadelikler, galaksiler vs. aklınıza gelecek herşey,
ilk patlama anından bu güne kadar, birbirlerinden
uzaklaşmaktalar. 3 boyutlu olarak düşünürsek, bir
noktada oluşan patlamadan sonra, tüm malzeme, giderek
büyüyen içi dolu bir küre şeklinde, her tarafa doğru
saçılmıştır. Bugün radyo teleskoplarla uzayın
derinliklerine, çok uzaklara baktığımızda herşeyin
giderek birbirinden uzaklaştığını görmekteyiz. Evrenin
kaderi, bu şekilde sonsuza kadar büyüyerek, içindeki tüm
güneşlerin söndüğü, tüm canlılığın sona erdiği, sonunda
ölü, ışıksız bir evren oluşuncaya kadar büyüme şeklinde
mi sona erecek, yoksa çekim gücüyle büyüme durduktan
sonra, tüm malzeme, tekrar ilk patlamadaki aşamaya,
yani, tüm malzemenin tek bir noktada, bir benek şeklinde
bir araya geri gelmesiyle mi sona erecektir?
Dünyada'daki hangi olayları örnek alarak bu soruya cevap
verebiliriz? Dünyayı gözlemeyi size bırakıp, cevabı
verelim: Evren ilk haline küçülerek, yeni bir patlamayla
yeni bir evrenin ışığını yakacaktır/başlatacaktır. Bilim
adamları çöküşün trilyonlarca yıl süreceğini
hesaplasalar da, aslında çöküş çok daha kısa sürecektir
(çünkü hesaba katmadıkları, evrenin asıl dokusu
diyebileceğimiz %70 gibi çok büyük miktarda karanlık
madde ve karanlık enerji var). Kısaca, 3. boyutta
yaşayan bizler, üst boyutları ve evrenimizin geleceğini,
bu şekilde kolayca tahmin edebiliriz. Aşağıda ne varsa,
yukarıda da o vardır.
"Evrenler" diye çoğul ifade etmek doğru
mudur?
Aslında bir tek evren var. Fakat sayısız
farklı alt boyutlar var. Bu alt boyutların hepsi
neredeyse birer evren gibi ve sonsuz denecek sayıda ve
büyüklükteler. Bu kadar fazla alt boyut olunca, bunları
ifade etmek, dünyada kullanılan diller yüzünden
imkânsız. İçinde bulunduğumuz evrenimizin ne kadar büyük
olduğunu ancak tahmin edebiliyoruz. Kendi güneşimizden
binlerce defa büyük güneşler var. Samanyolumuzun
merkezindeki dev karadelikten çok daha büyük
karadelikler var. Bu karadeliklerin bazısı o kadar büyük
ki ışık hızıyla 3-4 gün çapında. Bu büyüklükteki bir
karadelik, bizim Güneş Sistemimizden de büyüktür. Işık
hızıyla bile bir uçtan bir uca yüzbinlerce yılda
gidilebilen devasa galaksiler var. Şimdi, hal böyleyken,
bir de burada hiç söz etmediğimiz alt boyutlar da işin
içine girince "evrenler" diyerek açıklamaya
çalışılmıştır. Oysa, tüm boyutları kapsayan tek bir
evren vardır. Tüm boyutlar, tek tek birer enerji
seviyesidir, titreşimdir. Her seviye, bir bilinç
düzeyidir. Bunu şöyle anlatalım: Mikroskopla bir objeyi
binlerce defa büyütelim. Büyütmeye devam edelim. Ne
kadar büyütürsek büyütelim, sonunda atom seviyesine
kadar geliriz. Bu seviyede etrafa baktığımızda ne
güneşi, ne galaksileri, ne bir karıncayı hiçbirşeyi
göremez ve ifade edemezsiniz. Bu geldiğiniz nokta bir
bilinç seviyesidir. Mutlak Yaradan'a yaklaştığınız
yerdir. Boşluktur. Bununla ilgili ilginç bir yazıyı
buradan
okuyabilirsiniz.
Yaradan kavramından biraz söz eder
misiniz?
Mutlak ve Evrensel Bilincin, Tek
Kaynak'ın sonsuz boyutlar meydana getirmesini, fiziksel
dünyada yaşayan bizlerin anlaması çok zordur. Bunu
anlayabilmek için ilk iş boşluk kavramını öğrenmeliyiz.
Boşluk herşeyin hem içindedir hem dışındadır
(okyanustaki su damlası). Atomların arasında muazzam bir
boşluk vardır. Bugün modern bilim tüm olanaklarını bu
atomların arasındaki boşluğun ne olduğunu bulmaya
harcıyor. Bu boşluk ne zaman hassas aletlerle ölçülmeye
kalkılsa, aletler ya mutlak sıfırı ya da sonsuzu
gösteriyor. Vücudumuzdaki tüm atomlardan daha fazla
boşluk var vücudumuzda. Aslında bir insan vücudundaki
elektronlar yok olsa, tüm atom çekirdekleri bir araya
gelseler (çekirdekler bir araya gelip
yapışsalar/atomların arasındaki boşluk yok olsa), toplu
iğneden daha ufak bir yere sığar bu çekirdekler (yani
biz). Ama 80 kilo isek, bu çekirdeklerden oluşan toz
zerresinin ağırlığı da (yani biz) 80 kilo olacaktır. Bir
nötron yıldızı, çekirdekleri birbirine yapışmış,
elektronsuz, sadece çekirdeklerden oluşan muazzam bir
atom çekirdeği çorbasıdır. Çekim kuvveti yüzünden küre
olan şeklini korur. Pulsar da denen böyle bir nötron
yıldızından, bir çay kaşığı çekirdek örneği aldığımızda,
yerçekimsiz uzayda bunun bir ağırlığı yoktur, fakat bu
aldığımız örneği dünyaya getirdiğimizde, çay kaşığındaki
örnek dünyada yüz milyarlarca ton (çay kaşığı 5
mililitre olsa, 5×1012 kg ya da 5.500.000.000
ton) ağırlık çeker. Bu kadar küçük hacimde ve bu kadar
ağır bir cismi dünya üzerine bıraktığınızda ise, nötron
yıldızından aldığınız bu bir çay kaşığı çekirdek örneği,
dünyanın merkezine çekilir. Dünya'nın yoğunluğu, bu
cisim için tereyağı gibi davranır. Cisim, dünyanın
içinde gider gelir, dünyanın içini, tüm katmanlarını
delik deşik yapar. Sonra da kazandığı elektronlar
yüzünden de patlar. Özetle, boşluk, tüm mevcut
olasılıkların mümkün olduğu bir kaostur. Bu öyle bir
kaostur ki, tarifi hiçbir dilde yapılamaz. Tüm
olasılıkların mevcut olduğu kaotik bir süper
dinginlik/bilgelik halidir. Evrendeki tüm atomların tek
tek nerede olduklarını aynı anda bilmektir. İnsan olarak
biz, böyle bir tümel akla imkânsız der işin içinden
çıkarız. Boşluk kısaca, Mutlak Bilinçtir, Evrensel
Zeka'dır, Mutlak Yaradan'dır. Allah'tır. O yüzden 99 adı
vardır. 99 ada yani sıfata ait 99 değişik özelliği
okuyup öğrenerek, O'nu anlamaya, öğrenmeye çalışırlar.
Tanrı mı, Allah mı demek doğru?
Tanrı ve Tanrıça gibi isimler var.
Tanrılar, Tanrıçalar diyebiliyoruz. Ama Allah bir
tanedir, tektir. O yüzden, tabii ki Allah demek
doğrusudur. Allah, Tümel Akıldır, Mutlak Bilinçtir,
Evrensel Zeka'dır, Mutlak Yaradan'dır. Latince Deus,
Fince Jumala, İbranice Yhvh, Yunanca
Theos, Mısır'da Amun, Sümer'de Jabe,
Asur'da Adad, Japoncada Kami, Çincede
Tien, Almancada Gott, İngilizcede God,
Fransızcada Dieu, İtalyancada Dio,
Öztürkçe'de Tengri, Türkçede Tanrı,
Arapçada Allah'tır.
Evrenin başlangıcı, Big Bang hakkında
söyleyecekleriniz?
Bizim Büyük Patlama, sonsuz sayıda büyük
patlamadan sadece birisidir. Ne ilkidir, ne
sonuncusudur. Her bir boyut, basit anlatımla bir enerji
titreşim seviyesidir demiştik. Bizim sevgili evrenimiz
yaratılmadan önce, 5. boyuttan itibaren 4., 3., 2. ve 1.
boyut yoktu. Bizimkinden önceki sonsuz büyük patlamanın
oluşturduğu evrenlerin kendi 4.,3.,2. ve 1. alt
boyutları tabii ki vardı. Ama konu bizim evren ve bizim
3. boyutumuz olunca sanki diğerlerinden farklı, özel bir
boyutmuş gibi düşünmeyin. Şimdi, bizim evren yok iken,
başka evrenler mevcuttu. Evrenden öte ne var diye merak
edenler, bizimkinden önce yaratılmış sonsuz tane evren
zaten mevcuttu/vardı diyebiliriz ki bunlar şu anda da
varlar ve yenileri an ve an yaratılmakta. Bizim evren
yaratılmaya karar verilince, Yaradan ve melekleri
tarafından 6. boyuttaki fiziksel enerji, 3. boyuta
indirgenince bu enerji maddeleşti. Aslında, karanlık
olan bu enerji, gözle algılanamayacak bir enerji topu
halinde maddeleşti/fizikselleşti. Bu simsiyah benek, ilk
başta zifir karanlıkta tamamen sessiz bir şekilde
infilâk ederek evrenimizi meydana getirecek
parçacıkları, bu parçacıkların var olabileceği eterik
boşluğu, oluşturdu/başlattı. Patlamanın ışığı, insan
gözünün algılayabileceği ışık tayfının dışında
olduğundan, patlamanın insan gözü için algılanamaz
olacağını da söyleyelim. Yani, patlama tamamen karanlık
bir ortamda, ışıksız bir patlama idi insan gözü için.
Yani, televizyonda belgesellerde gösterilen, müthiş
gürültü ve göz kamaştırıcı patlamalarla gösterilen Big
Bang, aslında karanlıkta ve tamamen sessiz bir şekilde
infilâk etmiştir. Tamamen zifir karanlıkta, insan
gözünün göremeyeceği enerji tayfının ötesinde, sessiz
bir şekilde, karanlık olarak ilk evren infilâk
ettiğinde, karanlık madde, karanlık enerji, madde, zaman
ve eter oluştu. Tüm bu oluşumlar karanlık evrende etrafa
dağılarak ilkel evreninin yapı taşlarını ve dokusunu
yarattı. Bu patlamadan yaklaşık 400 bin yıl kadar sonra
ise, ikinci bir (yine karanlıktaki) patlama
diyebileceğimiz şekilde, evreni dolduracak fotonlar her
yana dağılmaya başladı. Bu ikinci dağılmanın/patlamanın
yankısını biz bugün modern astronomide büyük çatırtı
denen arka-plan radyasyonu olarak isimlendiriliyoruz.
Güçlü radyo-teleskoplarımızı evrenimizde nereye
doğrultursak doğrultalım, Kozmik Mikrodalga Arkaplan
Işınımı da denen, 1,9 mm dalga boyundaki bu sesi, her
yerden aynı güçte bugün dahi duymaktayız.
Bu arada, hidrojen gazı bir türlü bir
araya gelerek sıkışamıyor ve ilk güneşlerin oluşumu
sağlanamıyordu. Karanlık enerji negatif, itici özellikte
olduğundan gazların bir araya gelerek yoğunlaşmasını
sağladı. Çekici, toplayıcı pozitif özellikteki karanlık
maddenin de desteğiyle uzaydaki gazlar bir araya gelip
toplanmaya, sıkışarak ilk galaksilerin, güneşlerin
oluşmalarını sağladı. Yaklaşık 100 milyon yıl kadar
evreni oluşturan parçalar birbirlerinden uzaklaşmaya
devam etti ve evren de genişledi. 100 milyon yıl sonra
ise, bizim gözümüzle görebileceğimiz ilk ışık oluşmuş,
ilk dev güneşler parlamıştır. Belgesellerde gösterilen o
dramatik ve çok renkli patlamadan oldukça farklı değil
mi? Bu kısa ömürlü dev güneşlerin patlamalarıyla, daha
ufak güneşler oluşmuştur. Kısaca, bizim evrenimiz, 6.
boyuttaki özel bir bölgenin enerjisinin
indirgenmesiyle/titreşim seviyesinin düşürülmesi sonucu
meydana gelen enerjinin maddeye dönüşme patlamasıyla
yaratıldı/başlatıldı. Aynen bizimkinden önceki diğer pek
çok evrenler gibi. Ondan sonrasını biliyoruz: Evrende en
bol bulunan hidrojen atomundan helyum, daha sonra
değişik boylarda ve ömürdeki Güneş'ler ve diğer
bildiğimiz maddeler de nova patlamalarından meydana
geldi. Periyotlar cetvelimizdeki elementlerin oluşumu
değişik büyüklükteki pek çok yıldızın çekirdeklerinde
sıkışa sıkışa meydana geldi. Bu değişik büyüklükteki
yıldızlar, çeşitli şekillerde kimisi büyük kimisi daha
ufak patlayarak süper ya da hipernova şeklinde tüm bu
ilk oluşum maddesini çok uzaklara, değişik tipteki
galaksileri oluşturacak şekilde dağıttı. Süper ve
hipernovalar bir süre sonra yine patlayarak elementleri
ve diğer her türlü maddeyi çok uzaklara gönderirken,
patlamanın şiddetiyle bunlar içe çökerek, bazıları
evrenin olmazsa olmaz nötron yıldızlarını ve diğerleri
de, değişik büyüklükte ve ömürlere sahip kara ve beyaz
delikleri oluşturdular. Milyarlarca yıl süren olaylarla
etrafa saçılan patlamış güneşlerin materyalleri, tozlar
ve gazlar halindeki elementler, kütle çekimle bir araya
gelerek zamanla yeni güneşleri ve gezegenlerini
oluşturdu. Bu gezegenlerde milyarlarca yıl süren
volkanik aktivitelerin gezegen yüzeyini şekillendirmesi
ve uzaydan milyarlarca yıl yağan göktaşlarının getirdiği
su/buz gibi malzemeyle, denizler ve bu denizlerde ilk
canlılar oluştu. Deniz suyunun pH'ı ile damarlarımızdaki
kanın pH'ı 7.3'tür, aynıdır ve canlılık bakımından
ikisini de bugün en modern teknolojiyle
üretemiyoruz/yapamıyoruz. Bugün, bir zamanlar uzaklarda
patlayan bir süpernovanın, demir başta olmak üzere
yaratıp etrafa saçtığı pek çok maddeden oluşan biz
insanlar, bu mekanizmaları anlayabilmek için, parçacık
çarpıştırıcıları inşa edip, atom altı parçacıklarını
görüp, anlamaya çalışarak, yaradılışı, evrenin
işleyişini anlamaya çalışıyoruz. Süpernova
patlamalarının sağladığı bu demir, bitkilerin güneşi
kullanarak klorofil sayesinde fotosentez
yapmasını ve oksijen ve suyun üretimini; insanlarda
hemoglobin sayesinde, bitkilerin üretiği bu
oksijenin kullanımını/kanda dokulara taşınımını sağladı.
Evrenin oluşumunun ilk başında meydana gelen karanlık
madde ve karanlık enerjinin miktarı ise sandığımızdan
fazladır. Tüm evrendeki maddenin %70'inden fazlası
aslında karanlık madde ve karanlık enerjidir. İleride
negatif enerjiyi (karanlık enerjiyi) kullanabilmeyi
becerdiğimizde, ancak o zaman küçük yapay karadelikler
yapabilecek ve bu ikisinin sağladığı muazzam ve atıksız
enerjiyle medeniyetimiz yükselecek, filmlerdeki gibi
yerçekimine karşı havada duran ulaşım araçları, uzak
galaksilere gidebilecek yapay yerçekimli uzay gemileri
ve yapay yerçekimli istasyonlar yapabileceğiz.
Yaradan, bu kadar çok boyutu neden
yaratmıştır?
Bazı olayların meydana gelmesi için
oldukça uzun süreler gerekmekte. Ayrıca, yine bazı
olayların meydana gelmesi olasılığı çok çok düşük. Tüm
yaratılan sonsuz evrenlerdeki herşeyi görme/farkında
olma durumundadır demiştik Yaradan için. Yani, bir
olayın meydana gelişi için, şu galaksideki, şu yıldızın
yörüngesindeki şu gezegendeki belli olayların belli bir
sırada gidişini beklemez. Zaten, zamandan bağımsız bir
konumda. Şöyle anlatalım: Elimizde 100 kadar bozuk para
var. Hepsini aynı anda yere attığımızda, hepsinin aynı
anda tura gelme olasılığı nedir? Kaç defa atarsak hepsi
tura gelir? Medeniyet kurabilecek zeka seviyesine
gelinmesi için, kaç güneş ve gezegen sistemi gerekir?
Fiziksel bir yaşam formu, kaç değişik şekilde
oluşturulabilir? Böcekleri, hayvanları bir tarafa
bırakırsak, zeka sahibi, düşünen ve yeni buluşlar icad
eden bir canlı, kaç değişik fiziksel görünümde, kaç
değişik fiziksel özelliklerde olabilir? Ayrıca, bir
galaksi, bir güneş, bir karadelik, kaç değişik özellikte
ve büyüklükte olabilir? Bu saydıklarımızdan bazıları o
kadar nadirdir ki, oluşması olasılığı çok düşüktür.
Canlı olsun, cansız olsun, ortaya çıkmaları çok çok
nadir olan bazı olayların, değişik yeteneklerdeki
varlıkların meydana gelebilmesi için bir evrenden
fazlasına ihtiyaç var. Ayrıca, burada tarif etmesi çok
zor bir konu olan, 3. boyutta zamanın çatallaşarak
sonsuz olasılığa ayrılıp durması konusu var. Tüm bu
sebeplerden dolayı, sonsuz evren yaratılmıştır ve her an
yaratılagelmektedir.
Dünyadaki doğum öncesi yaşamımız
hakkında söyleyecekleriniz?
Ölümü ve sonraki aşamaları anlamak için
önce doğumu ve aşamalarını anlamak gerekir. 12. boyutta
bulunan bizler/kaynak ruhlar/süperbilinçler/özbenlikler,
istedikleri takdirde 3. boyutta doğmayı, bedenlenmeyi
özgürce isteyebilir. Bunlar sabırsızlıkla doğumlarını
beklemektedirler. Bu tıpkı bizim bu dünyada bebek olarak
doğmadan önceki (yaşarken hatırlayamadığımız)
sabırsızlığımıza benzer. Fakat tüm gerçeklik, doğduğumuz
anda bize unutturulur. Unutturma işi, biz doğmadan önce
bize bildirilir. Bu, bir kontrattır, anlaşmadır. Herşeyi
önceden biz özgür seçimimizle seçeriz, onaylarız.
Dünyaya bebek olarak doğmadan önce, ailemizi,
torunlarımızı, cinsiyetimizi, kaderimizi belirleriz.
Nasıl bir hayat yaşayacağımızı, ne zaman/nasıl
öleceğimizi, ölümden sonra 4. boyuttaki arafta yani
spatyomda geçireceğimiz zamanı, burada yaşanacak
tecrübeleri kendimiz önceden belirleriz, taa ki
özbenlikle bir oluncaya kadar ki zaman boyunca
yapacaklarımızı önceden seçeriz. Sonra da zamanı gelince
de doğarız. Burada tek amaç vardır, tekamül. Tekamül
zorunluluktur. Tekamülün en zor safhalarından birisi
dünyada insan olarak bir yaşam sürmektir. Bireysel
tekamüller ve ilerleme/yükselmelerle birlikte toplu, hep
birlikte tekamül amaçtır. Bu toplu tekamül konusunu
aşağıda detaylandıracağız. Doğduğumuz andan itibaren
yasa ve kontrat gereği tüm yapılan anlaşmaları, kader
seçimini vs. unuturuz, ta ki ölünceye (fiziksel
bedenimizle olan bağımızı yitirinceye) kadar. Dünya
denen 3. boyuttaki enerji seviyesindeki, tamamen
hayâlden ve illüzyondan ibaret, mucizevi altın oran
mimarisi sayesinde, herşeyin gerçek gibi göründüğü,
entegrasyondan bihaber, koşulsuz sevgiden bihaber
fiziksel hayatımıza, doğar doğmaz, şartlanmalarla
harmanlanarak/formatlanarak başlarız. Sadece uyurken,
fiziksel dünyadaki hayâl aleminden sıyrılıp, asıl
gerçeğe/gerçekliğe döneriz. Ruhumuz astral boyutta
gezerken tüm eskiyi, doğumumuzu,
kontratımız/seçimlerimizi hatırlarız/biliriz. Bu
(astral) boyutta yaşananlar tamamen gerçektir. 3.
boyuttaki kısıtlı (fiziksel) dünya yaşamımızda
(uyanıkken) gözümüzle gördüğümüz etrafımızdaki renkler,
aslında çok geniş bir renk spektrumunda, oldukça dar bir
bölgededir. 3. boyutta kulaklarımızla duyduğumuz sesler
de, geniş bir ses spektrumunda oldukça dar bir
bölgededir. Bu spektrum/tayf içinde biz, var olanın
%1'inden de azını görebilir ve duyabiliriz. Bu bilerek
kasıtlı olarak (Yaratıcı tarafından) tasarlanmıştır.
Yarasaların yüksek, balinaların düşük frekanstaki
seslerini duymak, dünyada zaten sıkıntılı geçen kısacık
yaşamımızda bize bir şey kazandırmaz. Mor-ötesini ve
kızıl-ötesini görebilmek yine bize yaşamımızda bir fayda
sağlamaz. Hatta, tüm bu spektrumları her an
duymak/hissetmek, dünyadaki yaşamımızı dayanılmaz bir
işkence haline sokar. Günlük hayatta hiçbir iş yapamaz
hale gelir, çıldırırız. İşte, uyku halinde, yani
fiziksel bedenimiz rüyâ görürken, asıl
benliğimiz/bilincimiz astral alemde tüm bu
kısıtlamalardan bağımsızdır. Işık spektrumunun tamamını
görür, ses spektrumunun tamamını hatta ötesini duyar. O
yüzden, rüyâlarımızdaki olaylar çok renkli ve çok
seslidir. O yüzden, uyanıkken günboyu %10'unu ancak
kullandığımız beynimizin faaliyeti, uyurken REM uykusu
sırasında %90'ları geçer. Çünkü beyin, çok daha zengin
ses, renk ve diğer algılamalarla astral boyutta türlü
türlü faaliyetler, tecrübeler geçirir. Yani, biz uyurken
beynimizde, uyanık halimizdekine nazaran, daha fazla
veri işlenir. Uyandığımızda ise, biz bu yaşananların
çoğunu hatırlayamayız. Çünkü, uykusundan uyanan bizim
sevgili beynimiz, dünyada alışık olduğu ses ve renk
spektrumunun dışındaki, daha zengin ses ve renkler ve
diğer algılara anlam veremez. Koşulsuz sevgiden bihaber
bizler, astral alemde koşulsuz sevginin tam kaynağında
türlü işler/görevler yaparız, tecrübeler geçiririz.
Peki, uykuda gördüklerimizi hatırlamak mümkün müdür?
Evet. Biz uykudayken yaşanan bu çok renkli, çok sesli,
yüksek boyutlarda yaşanan deneyimleri ve hatıraları,
uyanınca hatırlamak tabii ki mümkündür. Hatta, daha
ileri gidersek, kendimizi eğiterek, uyurken bilinçli
olarak rüyâ bile görebiliriz. Yani, rüyâlârımızı
yönetebilir hale gelebiliriz. Buna astral seyâhat denir.
Dedik ki, biz uyurken aslında astral alemdeyiz. Uyanınca
da bunların çoğunu hatırlayamıyoruz. Sebebi de,
beynimizin hem astral alem hem de fiziksel dünyada,
farklı zamanlarda çalışmasındandır. O yüzden uyandığımız
zamanki bilinçli halimizle, rüyâmızda gördüklerimize
mantıklı açıklamalar yapamaz hale geliriz. Fakat, astral
alemde yaşananlara, biz uyandıktan sonra, beynimiz yine
de bazı sembolik anlamlar yüklemeyi herşeye rağmen bir
şekilde başarır. İşte bu uyanınca hatırlanan sembolik
kavramlar, beynimiz tarafından
dönüştürülen/anlamlandırılan spektrum ötesi
algılar/fiziksel dünya ötesi kavramlar/ruhsal tecrübeler
olup, bu deneyimler/semboller rüyâ yorumcularının iş
sahasına girer. Türlü şarlatanlar bu yoldan epey para
kazansalar da, bazı medyumlar bunlardan zaten haberdar
olduğundan, bu bilgileri (kişinin hastalıklarının
iyileşmesine yardımcı olmak üzere) karşılıksız olarak
kullanırlar. Basitçe tekrar söylemek gerekirse, uyurken
gördüğümüz şeyler gerçektir. Ama bunların çok azını
hatırlarız. Hatırlayamamamızın sebebi ise, rüyâ görürken
algılanan zengin duyuların karşılıklarının şu an
yaşamayı seçtiğimiz fiziksel dünyada olmamasıdır.
Beynimiz, fiziksel illüzyondan ibaret dünyadaki
yaşamımızda, rüyâda yaşananların tamamını silmez,
fiziksel dünyadaki karşılıklarıyla bu yaşananları
hatırlanabildiği kadarıyla anlamlandırmaya çalışır.
Uyanınca aklımızda kalanlar kediler, balıklar, uçma
deneyimi vs. türlü çeşit birbiriyle alâkasız şeylerdir.
Medeniyetten uzak kalmış toplumların gökyüzünde ilk defa
gördükleri uçağa hemen "kuş" demeyi seçmeleri
gibi, uykuda gördüklerimiz, uyanınca beynimiz tarafından
daha anlaşılır, daha basit bir kalıba uydurulur. Rüyâda
gerçekte görülenler/yaşananlar bu hatırlananlardan kat
kat fazladır ve zengindir. Zaten uyandıktan bir süre
sonra beyin yapısı gereği, bilincin (yani bizim)
anlamlandırmaya uğraştığı astral alemdeki yaşananları
bir yerlere (ruhumuzdaki kişisel kayıtlara, yani
auramıza) saklayıverir. Sonra hiç ummadığımız bir anda,
belki on yıllar sonra, bu rüyâdaki bir detay aklımıza
çağrışımla geliverir, buna kendimiz de şaşarız. Bilinçli
halimiz astral alemde yaşananları unutuyor görünse de,
aslında bunlar fiziksel olmayan astral bedenimizde
saklanır. Meditasyonla, normalde hatırlayamadığımız bu
anılara ulaşmak bireysel olarak mümkündür. Ayrıca, bir
başkasını transa sokarak, hipnozla bu bilgileri almak da
mümkündür. Hipnoz aslında karşımızdaki insanın beynini
uyutarak/kullanarak, onun fiziksel olmayan bedenlerinde
kayıtlı anıları ve bilgileri almaktır. Hipnozla
korkularının kaynağını, fiziksel dünyadaki sorunların
sebeplerini bulmak mümkündür. Hipnozdaki birisi asla
yalan söyleyemeyeceği için, ondan fiziksel dünyadaki
yaşananlarla ilgili doğru bilgileri de almak mümkündür.
Bilinçsizlik hali olan hipnoz sırasında, kişiyi kötü
alışkanlıklarından kurtarabilir, beynini baştan
formatlayabilirsiniz. Hipnoz çok ciddi bir iştir ve
deneyim gerektirir. Deneyimsiz birisi çok zarar verici
şeyler yapabilir. Sonuca gelirsek, bilinç dediğimiz şey,
çevremizin ve kendimizin farkında olduğumuzun farkında
olmamızdır. Özbenliğimizi bilinçli rüyâ görme konusunda
haberdar etmek mümkündür. Bununla ilgili yapılacak şey,
çok basittir. Bir kağıda ne istediğinizi konsantre
olarak (yoğun olarak düşünerek) yazıp, yastığınızın
altına koyup öyle uyuyun. Rüyâsını görmek istediğiniz
konuyu farklı bir şey düşünmeden, en az 7 saniye
düşünmelisiniz. İlk başlarda niyet edilen konunun
rüyâsının görülmesi konusunda zorlanılması olasıdır.
Niyetinizle ve iradenizle bunu başarmak mümkündür.
Özbenliğinizle, hayâl alemindeki benliğiniz (dünyadaki
siz) iletişime geçtiğinde, aradaki iletişim
kuvvetlendiğinde, bambaşka biri olacağımıza eminiz.
İkisi de sizsiniz. Özbenlik başka boyutta, her türlü
kısıtlamalardan uzakta rahat bir yerde, siz ise dünyada
doğmuş, insan bedenine bürünmüş bir hayâl
yaşamaktasınız. Uyurken, özbenlikle bir olursunuz.
Uyurken, bilinciniz fiziksel dünyanın kısıtlamalarından
kurtularak, astral aleme geçer. Çünkü, ruhunuzun buna
ihtiyacınız vardır. Buna karşılık olarak, özbenliğinizin
de, insan formundaki size ve sizin 3. boyuttaki bu
dünyadaki kısıtlı duyulardan ibaret
yaşamınıza/tecrübelerinize tartışmasız ihtiyacı vardır.
Kendini öldürenlerin duyduğu en büyük pişmanlık, dünya
yaşamından geriye dönüşü olmayan şekilde kopma
farkındalığıdır. Fizikselliği yitirme şeklinde yapılan
hatanın büyüklüğü o kadar büyüktür ki, bunun ruhsal
alemde üstesinden giderilme işi çok uzun sürer.
Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük bir
pişmanlıktır diyelim. Dünya yaşamı çok çok önemlidir. O
kadar önemlidir ki, bunun önemini burada anlatmaya
kalksak sayfalar yetmez. Amacınız, ölmeden dünyadaki
fizikselliği dolu dolu yaşamanızdır. Kışı yaşarken yazın
gelmesini beklemek değildir yaşam... kışı doyasıya
yaşamaktır. Yaz gelince de kışın gelmesini beklemek
değildir yaşam, yazı dolu dolu yaşamaktır. An'ın keyfini
çıkarın.
Neden sıkıntılı dünya yaşamını insan
olarak yaşamayı kendimiz seçiyoruz?
Özbenliğimiz üst boyutta, 12. boyutta bir
süperpozisyon durumunda. Zamandan bağımsız, sıkıntısı,
tasası, hastalığı vs. yok. Ölümsüz. Fiziksel bir bedeni
yok. Fiziksel hiç bir organı, fiziksel bir vücudu yok.
Göz, kulak vs olmayınca görme, duyma, konuşma ve diğer
hisler yok. Soğuk, sıcak, aydınlık, karanlık bulunduğu
yerde yok. Yeme içme, uyuma ihtiyacı yok. Boyutlar
arasında gidip gelebiliyor. Zamandan bağımsız olduğundan
bize göre yaşam süresi sonsuz. Şimdi durumu anlamaya
çalışalım. Dünya'da 80 yıl gibi kısıtlı bir yaşam
süremiz var. İnsanın bakış açısından olaya bakarsak,
diyelim ki şu anki sizin yaşam süreniz 1000 yıl (bin
yıl) olsun. Tam bin yıl yaşayacaksınız. Bir düşünün.
150-200 yüzyıl sonra kesinlikle çok tecrübeli, bilge
birisi olup çıkarsınız dünya yaşamında. 300 yaşlarına
geldiğinizde epey zengin olur, fakat uzun yaşamınızdan
sıkılmaya başlarsınız. Neden? Çünkü tüm sevdikleriniz
ölmüştür. Her seferinde tüm ilişkileri, muhabbetleri
yeni baştan yaşamak sıkıcı gelir. Sadece sizin değil,
dünyadaki herkesin ömrü 1000 yıl uzatılsa, dünyada
herkes stres ve sıkıntıdan ya kendini, ya da birbirini
öldürür duruma gelirdi. Demek ki fiziksel hayatta çok
uzun yaşam süresi insanın ruhsal gelişimi için uygun
değil. Peki, yaşam süresini 1 milyon yıl yapalım. Siz, 1
milyon yıl gibi bir yaşam süreniz olsun ister miydiniz?
İçten cevap verin? Dinozorların yaşadığı ve öldüğü çağın
üzerinden 65 milyon yıl geçti. Kendileri 150-200 milyon
yıl dünyada hüküm sürdüler, yaşadılar. 4,5 milyar
yaşındaki dünyamıza göre dünya üzerinden onların ortaya
çıkışları ve ortadan kalkışları, göz açıp kapayıncaya
kadar kısa bir süre demektir. Şimdi, zamandan bağımsız
bir durumdaki, üst alemdeki özbenliğinizden bahsedelim.
Fiziksel bir boyutta değil, fiziksellik onun bulunduğu
boyuta göre çok çok ilkel ve aşağı seviyede bir durum.
Üstelik, ona göre fiziksellik yok hükmünde. Yani, zaten
ona göre de 3. boyut bir illüzyon, hayâl, bir rüyâ. Bunu
iyi biliyor. Süperbilinç durumundaki özbenliğinizin
soğuk, sıcak, karanlık, aydınlık gibi hisleri yok. Bizim
insan formunda burnumuzla aldığımız koku duyusu da yok.
Fiziksel olarak göz, kulak, dil vs. olmadığından,
fiziksel olarak bir görme, tatma, işitme, dokunma vs
mevcut hisler yok. Bir süper saf sevgi boyutunda
olduğundan ölüm dahil, hiç bir şeyden korkusu da yok.
Sonsuz bir güven ortamında pek rahat. Özbenliğin,
tamamen fiziksel olan 3. boyutta insan olarak bir hayatı
yaşamayı seçmeyi, kendi özgür seçimiyle bunu istemesini
anlamanız için, önce onun sonsuz hayata sahip olduğunu
kavramalısınız. Sonsuz bir hayatı insan aklı anlayamaz.
Sonsuz bir süperpozisyonda ise herşeyi deneyimlemek
istersiniz, kendinizi bile! İşte bu yüzden, insan yaşamı
müthiş bir fırsattır. Mutlak Yaratıcı bu yüzden 3. boyut
seviyesini yaratmıştır. Dünya yaşamı bu yüzden vardır.
Mutlak Yaratıcının, Allah'ın, Tek Kaynak'ın sonsuz
boyutlar yaratmasının aslında oldukça mizahî olduğunu
anlaması zordur. Çünkü, sonsuz olanın kendisini sonlu
bir alana yerleştirmesi büyük bir kozmik şakadır.
Özbenliklerin bazısı dünyada insan formunda fazla vakit
geçirmek istemez. Bazısı ise çok uzun yaşamı seçer.
Bazısı defalarca gelip her türlü yaşam şeklini
deneyimlemek ister. Bunu bilince/kavrayınca, annesinden
doğar doğmaz ölen bazı bebeklerin neden öldüklerini
anlarız. Bazı bebekler kaderleri gereği daha doğmadan
annesinin karnında bile ölebilir. Bazıları sakat,
bazıları fakir, bazıları zengin ailelerde doğar. Tamamen
cinsiyetsiz bir formda olan özbenlik, dünyadaki iki
cinsiyetten önce birisini, sonra diğerini yaşamayı
isteyebilir. Seçtiği bir hayatta kadın, diğerinde erkek
olmayı seçebilir. Bir hayatta bir fahişe, diğer bir
hayatta bir kraliçe olmak isteyebilir. Bazen her iki
cinsiyetin bir karışımını yaşamak isteyebilir.
Eşcinselliğe ve biseksüelliğe bu gözle bakarsak, olay
tamamen farklı hale gelir. Hatta, homoseksüel ya da
biseksüellerin, heteroseksüellerden daha yaratıcı,
entellektüel ve yetenekli olmalarının ardında yatan
budur, daha çok bedenlenmiş, daha tecrübelidirler.
Özetle, tüm bu seçimler özgür iradeyle belirlenir.
Özbenlik, doğacağı ailesini, anne babasını,
kardeşlerini, hayat tarzını, cinsiyetini, nasıl
öleceğini vs. yani kaderini kendi seçer. Bunu insan
formundaki sizin anlayamayacağınız müthiş bir sevgi
enerjisi/bilinci seviyesinde yapar ve bu
seçime/seçimlere insan formundaki sizin
anlayamayacağınız müthiş bir sevgi enerjisi yol
göstericiliği tarafından kılavuzluk edilir. Bu safhaları
görüp anlasaydınız, işin büyüklüğünden katıla katıla
ağlar, sevinç gözyaşları dökerdiniz inanın. Aile
dediğimiz kavram bu bakış açısıyla, farklı özbenliklerin
bir şekilde 3. boyutta aynı ailede birlikte yaşam
geçirmeyi seçmesidir. Aile, anne, baba, kardeş gibi
kavramlara bu bakış açısıyla bakarsanız, ailenin
öneminin büyüklüğü daha da artar. Demek ki, Mutlak
Yaradan'ın büyük bir sevgiyle izin verdiği/bahşettiği 3.
boyutu içeren evrenimizde, dünya denen, evrenin
büyüklüğüyle karşılaştırıldığında bir toz zerresinden
bile ufak, yok denecek kadar önemsiz görünen
gezegenimizde, insan olarak doğmayı/rüyâ görmeyi
kendimiz seçiyoruz. Çünkü, korku, karanlık, soğuk, anne
baba sevgisi, türlü hastalıklar, aklınıza gelecek her
türlü hobi, fobi, her türlü eğlence, her türlü sıkıntı
vs. özbenliğin bulunduğu seviyede mevcut değil. İnsan
formunda ise her türlü eğlence, cinsellik, kötü
alışkanlık, her türlü sıkıntı, pis ve güzel kokular,
stres, yargılama, sanat vs. mevcut. Özbenlik seviyesinde
espri, kahkaha, mizah, şaka yok. Sadece espri, gülme ve
kahkaha kavramı olarak ele alındığında bile özbenlik
dünyada insan formunda fiziksel bir yaşama merak duyar.
Hiçbir esprinin, kahkahanın, korkunun, kokunun, temasın
ve fiziksel hissin olmadığı sonsuz yaşamdaki bir bilinç
için, dünya yaşamı işte bu yüzden bir bulunmaz fırsatlar
ülkesidir ve bir mucizedir. Bu çekici fırsatlar ülkesi,
müthiş bir olanaktır. Bu olanak, beyin denen cihaz
sayesinde bize bu fiziksel yaşamda her türlü fiziksel
zevki ve acıyı, illüzyon bile olsa, hayâl bile olsa,
tattırır. Zevk ve acının olmadığı özbenlik seviyesinde,
işte bu yüzden dünyada bir yaşam deneyimlemek
istenebilir. Ayrıca, insan olsun başka canlı türün olsun
hangi canlı olursa olsun bunların ruhlarının tekamülde
yükselmesi için mutlaka insan şeklinde dünyamızda
fiziksel bir yaşam şartı vardır, bu şart yerine
getirilmediği müddetçe tekamül eksik kalır. Bu eksiği
gidermenin tek yolu eninde sonunda çetin dünya
şartlarını yaşamaktır. Hiçbir dualitenin olmadığı bir
boyutta bulunan özbenlik, işte eksiklik yüzünden ve
ayrıca kötünün, iyinin, güzelin, çirkinin, yaşamın iki
cinsiyet şeklinde ayrı yaşandığı bir fiziksel hayata
ilgi duyar. Bu seçime saygı duymayı öğrenmelisiniz.
Mutlak Yaradan'ın gözünde en büyük günâh, mucizevi bir
imkân olan dünya yaşamını boşa geçirmektir. Alkol ve
uyuşturucularla beyni uyuşturmak, hayatın kendisinin
deneyimlenmesinin önüne geçici de olsa perdeler
çekeceğinden istenmez. Birisini öldürmek, başka bir
özbenliğin dünyadaki deneyimine son vereceğinden
istenmez. Yaşam denen verilmiş/bahşedilmiş büyük fırsatı
boşa harcamak en büyük israftır. Önünüze çıkan fırsatlar
kaderiniz tarafından belirlenmiştir. Bunları elinizin
tersiyle itmek, bir şeylere kızıp kendinizi ya da
etrafınızdakileri cezalandırmanız kesinlikle önerilmez.
Ayrıca ne kendinizi, ne de etrafınızdakileri sürekli
yargılamamalısınız. Erken ölen bebekler, sakat doğanlar,
bolluk ve refah içinde yaşayanlar, genetik rahatsızlığı
olanlar, akıl rahatsızlığı olanlar, güzeller ve
çirkinler vs. bunları asla birbirleri ile
karşılaştırmayın. Şartlanmış insan bunların bazılarına
kızar, bazılarını anlayamaz, bazılarını destekler,
bazılarını desteklemez. Yani, birbirlerine göre
karşılaştırır ve yargılar. Böyle bir yargı yapmaya lüzum
olmadığını anladınız sanırım. Böyle yargılamalar
yapmakta inat ediyorsanız bilin ki, böyle sizinkisi gibi
yargılayıcı yaşamı da seçen sizsiniz aslında!
Tiyatrodaki rolünüz budur. Erkek ya da kadın, bu yaşam
size verilmiş müthiş bir fırsattır. Bunun değerini
bilin. Hakkını verin. Hayatı doya doya deneyimleyin ve
yaşayın. Etrafınızdaki tüm doğa, ağaçlar, dağlar,
denizler, hayvanlar ve tüm güzellikler hayâl de olsa, bu
hayâl bile (insan gözü için) ne kadar mükemmel
yaratılmıştır değil mi? Dışarı çıkın, içinize derin bir
nefes çekin. Hızlanan kalbinizin atışını hissedin.
Aslında etrafınızdaki gördüğünüz görmediğiniz,
hissettiğiniz hissedemediğiniz herşey ama herşey tek
kelimeyle bir mucize değil midir? Tüm bu dünya
güzelliklerine bakarken, bakan siz de bir mucizesiniz.
Mucizenin içinde bir mucize! Yaşam bir kahkahadır, doya
doya gülün.
Peki ya etrafımızdaki sorunlar, dertler,
hatalar, hastalıklar?
Dünyada hiçbirşey mükemmel değildir
diyenlerden misiniz? İnsan vücudu aslında mükemmel
değildir, 13 bin hastalık vardır diyenlerden misiniz?
Unutmayın ki, hastalıklara sebep olan insanın
yaşamındaki seçimleri ve yaşam tarzıdır. Etrafınızdaki
tüm dert, sorun, hastalık ve Yaradan'ın hatası gibi
görünen şeyler, önceden öngörülmüş şeylerdir ve dünya
yaşamında onlara gerek vardır. Bir insan düşünün.
Kendisine hiç bakmıyor, çok pis kokuyor. Ağzından çıkan
ağır kokudan neredeyse etrafındaki çiçekler solacak! Bu
insan ayrıca kötü bir insan olsun, etrafındakilere zarar
veren, hayvan öldüren, sürekli küfür eden, içki içen,
olay çıkartan. Bu tür insanlara bu dünyada ne gerek var
diye düşündüğünüz olmuş mudur? Unutmayın ki, o kişinin
de aynı sizinkisi gibi bir özbenliği var ve bu tür bir
yaşamı o kendisi seçti. Yaradan da, sizinkisiyle eşdeğer
bir sevgiyle, ona can/hayat verdi. Yaşamını sürdürmesine
O izin veriyor. Yargılayan siz kimsiniz ki? Mutlak
Yaratıcının gözünde onunla siz, her aşamada eşitsiniz.
İkinizi de aynı sevgiyle yarattı. Sizin kaderinizle
onunkisi farklı sadece. Onu pis, kötü diye
yargılayamazsınız. Onu olduğu gibi kabul etmelisiniz.
Dini kitaplarda tüm insanların eşit haklarda, eşit
şekilde yaratıldığı söylenir. Özbenlik seviyesinde
hepimiz eşitiz evet. Dünyadaki ete bürünmüş halimizle
tabii ki eşit değiliz. Zaten eşit olmamamız gerekiyor.
Tüm insanlar aynı kaderi yaşayacak şekilde, dünyada eşit
yaratılsa idi, bu tür bir yaşamın faydası olur muydu?
Tekâmül edebilir miydik? Yükselişe geçebilir miydik?
Dünyadaki farklılık ve çeşitliliğin sebebi budur.
Çeşitlilik ne kadar farklı ve fazla olursa, Yaratıcının
bize bahşettiği dünya yaşamı o kadar mükemmel olacaktır.
Sadece erkeklerden oluşan bir dünya, sadece kadınlardan
oluşan bir dünya, sadece eşcinsellerden oluşan bir
dünya, sadece zenginlerden oluşan bir dünya, sürekli
eğlenceden ibaret bir dünya, sadece çok çalışmaktan
ibaret bir dünya, sadece hastalık, dert, korku ve
işkencelerden oluşan bir dünya, sadece en mükemmel
insanlardan oluşan hastalıksız, uzun yaşamlı bir dünya,
sadece ateistlerden oluşan bir dünya vs. Bunların
hiçbirisi çalışmaz, ileri gidemez, faydasız ve
kısırdırlar. Çeşitliliği ve farklılığı bir hata, hem de
düzeltilmesi gereken bir hata olarak görenler, işte en
büyük hatayı o zaman yapıyor. Çeşitliliği sevin.
Rüyâlarımızda neden koku yok?
Kokusuzdur rüyâlarımız. Nedeni basittir.
Günlük hayatımızda, binlerce sesle, görüntüyle dolu dolu
yaşarken, yüzlerce kokuyla da haşır neşiriz. Bu kokular
direkt olarak, herhangi bir sansüre uğramadan beynimize
ulaşır. Beynimiz, kokuları kaydeder. Bir kokuyu
çocukluğumuzda bir kere duysak, aynı kokuyu belki 40-50
yıl hiç duymasak, sonra bir gün birden bire bu kokuyu
duysak, kokuyu ve kokuyu ilk kokladığımız günü anında
hatırlarız. Kokuyla ilgili beynimizin muazzam bir
hafızası vardır. Koku hissi, görme, duyma, hissetme ve
tatma gibi bizi dış dünyaya bağlayan fiziksel hislerden
birisidir. Bu hislerin tamamı aslında fiziksel bir
impalstır, uyarandır ve vücudumuzun dışında meydana
gelen fiziksel olayların (soğuk, sıcak, ışık, karanlık,
alçak ses, yüksek ses, kokular) sinir hücreleri
aracılığı ile beynimize aktarılıp, bilincimizin bu
uyarıları (daha önceki anılarımızla karşılaştırarak)
birbirlerine göre mukayese edip, farkına varmamızdır.
Fiziksel dünyamız aslında basitçe, ışık, sıcaklık, ses,
koku ve dokunmadan ibarettir. Beynimiz, doğumdan ve
bebekliğimizden itibaren dünyadaki bu dış uyaranları
tanır ve öğrenir. Doğumdan önceki yaşamımızdan
bahsetmiştik. İnsan olarak bu dünyada cinsiyetimizi,
ailemizi ve yaşamımızı kendimiz seçip, sonra da
doğuyoruz demiştik. İşte bu dünyaya doğmadan önceki saf
enerji durumundaki halimiz, ışık, sıcaklık, ses, koku ve
dokunmanın olmadığı bir boyutta idik. Bu boyutta, bizim
dünyadaki insan halimizin anlayıp kavrayamayacağı bir
hayatımız var. Yemenin, içmenin olmadığı, uykunun,
çalışmanın ve para kazanmanın olmadığı, hiç bir
korkunun, hiç bir hastalığın, kötülüğün ve ölümün
olmadığı, bir boyuttur burası. Bu boyutta, bu enerji
seviyesi farkındalığında, fiziksel dünyamızdaki gibi
ses, ışık, koku vs. mevcut değildir. Doğumdan önce
bulunduğumuz bu boyut, içine (kendi isteğimizle)
doğduğumuz insan denen cesedin/vücudun/bedenin yaşarken
duyduğu hislere benzer bir alemdir aslında. Yani,
doğumdan önceki yaşamımızda, dünyadaki fiziksel
yaşamımıza göre daha üstün bir durumdayız. Bu üst
boyutta tüm bilgi alış verişi düşünce hızıyla olur. Bu
üst boyutta daha önce de belirttiğimiz gibi, fiziksel
dünyadaki yaşamdaki gibi kısıtlamalar yoktur. Dünyadaki
kısıtlı yaşamımızda yarasaların seslerini, balinaların
seslerini duymuyoruz, gerek te yok demiştik.
Kızılötesini ve morötesini de görmüyoruz, göremiyoruz
demiştik. İnsan olarak çok kısıtlı dar bir bölgede
duyuyor, görüyoruz. Bunun böyle olması bir acizlik,
teknik hata ya da defo değildir. Bilerek, kasıtlı olarak
böyle tasarlanmıştır. Ne demiştik? Zaten bir sürü
sıkıntılarla dolu kısacık yaşamımızda bir de hiç bir
işimize yaramayan ekstra duyumlara, algılara, hislere
gerek yok demiştik. Rüyâ görürken, tüm bu
kısıtlamalardan kurtuluyoruz demiştik. Çünkü, doğumdan
önceki yaşamımızdaki üst boyutta hiç bir kısıtlamanın
olmadığı bu hayatı yakinen tanımaktayız, bilmekteyiz.
Rüyâ gördüğümüzde aslında çok iyi bildiğimiz bu boyuta
gitmekteyiz. Şimdi, bizim fiziksel hayatımızdaki sesler,
ışık, kokular ve dokunma duyguyu bu boyutta mevcut
değil. Bu boyutta ne var? İnsan beynimizin
kavrayamayacağı hızda telepatiyle aktarılan hisler,
duygular, sevgi ve muazzam paylaşımlar. Bu boyutu bizim
dünyadaki halimizin hayâl edeceği 3 boyutlu ayrı bir
dünya gibi düşünmeyin. Burada zaman yok. Daha doğrusu
lineer olarak akan olayların bir gidiş hali durumu yok.
Yani, başlangıç ve bitiş gibi birşey yok. Herşey aynı
anda başlamış ve bitmiş olarak düşünün. Aslında, tam
olarak, bu boyutta bir başlangıç ve bitiş de yok.
Herşey, o "an" olmakta. Orası, tüm başlangıç ve
bitişlerden oluşan bir çorba. O "an"ın içinde bir
başlangıç ve bitiş yok, bunu aramak da saçma o boyutta.
Yani, muazzam bir kaos var, tüm olasılıkların mümkün
olduğu bir karmaşa. Bu süper kaos durum öyle bir
seviyedeki bunu ifade etmek gerekirse, bu, "süper bir
dinginlik" olarak ifade edilebilir. Bu süper dinginliğin
benliğinde gelecek ve geçmiş yoktur, ikisi bir aradadır.
Burası muazzam bir süper sevgi enerjisi seviyesidir. Bu
seviyenin daha üst seviyeleri de vardır, bu seviyeleri
burada ifade etmek imkânsızdır. Rüyâ gördüğümüz anda,
hiç bir sınırın ve kısıtlamanın olmadığı bu bölgeye
geliriz. Bu bölgede yalnız değiliz. Rüyâ görürken burada
türlü işler yapar, türlü muhabbetler kurar, türlü
iletişimlere geçeriz. Beynimizin uyanıkkenki halinin
kavrayamayacağı hızda bilgi alış verişinde bulunuruz.
Uyandığımızda ise bunların çoğunu hatırlamayız. Çünkü,
beynimiz bu tecrübeleri anlamlandıramaz. Neden? Çünkü,
beynimiz doğumdan itibaren fiziksel dünyaya göre
formatlanmıştır. Fiziksel dünyaya göre düşünür beynimiz.
Üst boyutta, fiziksel dünyadaki gibi bir koku
olmadığından, rüyâlarımız kokusuzdur. Aynı şekilde, rüyâ
görürken gördüğümüz yeşilin parlaklığının karşılığı,
dünyada mevcut değildir. Rüyâ görürken paylaştığımız bir
sevginin seviyesinin karşılığı da dünyada mevcut
değildir. Tüm bu fiziksel dünyada beynimizin karşılığını
bulamadığı renkler, sesler, görüntüler uyanınca
silikleşir ve sonra da unuttuğumuzu sanarız. Aynı rüyâyı
20 yıl sonra gördüğümüzde ise unutulan bu rüyâyı
hatırlarız, bazen de rüyâyı tam görürken hatırladığımızı
farkederiz. Kimdir bu farkeden farkedici? Tüm bu
hatıralar fiziksel olmayan bedenimize, auramıza işlenir.
Yani, dünya yaşamımızda geçici olarak kullandığımız
fiziksel bedenimize yapışık durumdaki auramızda
kayıtlıdır/kayıtlanır herşey. Fiziksel yaşamımızda
geçirdiğimiz tüm tecrübeler, geçirdiğimiz hastalıklar,
yaptığımız kötülükler ve iyilikler, bizi biz yapan
herşey, kişisel akaşik kayıtlar şeklinde auramızdaki bir
katmana kaydedilir. Özetle, koku fiziksel dünyaya
aittir. Üst boyutlarda, daha yüksek enerji seviyelerinde
ağız, el, ayak, vücuda gerek olmadığını öğrendiniz.
Burun da olmadığından, koku da yoktur.
Aura ve ölüm sonrası hakkında bilgi verir
misiniz?
Aura, çıplak gözle görülmesi zor, soğan
gibi iç içe enerji katmanlarıdır. Auramız, dünyada
uyanıkken bilincimizin kontrol edemediği, rüyâ halinde
ise bilincimizin kontrol edebildiği bir
kapsüldür/katmandır/iç içe geçmiş enerji seviyeleridir.
Dış dünyayı, etrafımızı balon gibi saran, şeffaf
auramızın içinden görürüz. Aura katmanları, fiziksel
bedenimizdeki çakralarla sürekli ilişki halindedir.
Auranın kirlian fotoğraf tekniğiyle fotoğrafı
çekilebilir. Google'dan en basitçe "kirlian photography
aura" anahtar kelimeleriyle aratın. Eğitimle ve irade
ile çıplak gözle kendinizinki ve başkalarınki, canlı
cansız her şeyinki görülebilir. Aura, fiziksel
bedenimizin, üst boyuta açılan kapısıdır. Auranın bir
katmanı ise bir ekrandır. Hayâl ettiğimiz ya da aklımıza
gelen bir olay gözümüzün önüne gelir ya, aslında
bilincimiz, fiziksel bedenimizin hemen dışındaki auranın
bir katmanını perde ya da ekran olarak kullanarak,
görüntüyü bize projeksiyon yaparmış gibi bize izletir.
Fiziksel dünyadaki insan olarak biz de bunu gözümüzün
önündeki bir görüntü olarak görürüz. Dışarıdan o anda
bizi izleyen birisi, bizim gözümüzün dalıp gittiğini
düşünür. O anda gözlere dikkatli bakarsak, odak noktası
çoğunlukla sonsuzdur. Auranın katmanındaki görüntü
projeksiyonunu gören ise gözlerimiz değil,
bilincimizdir. Bilincimiz auranın bir katmanını ekran
olarak kullanarak görüntüyü izlerken/hayâl ederken,
beyinle irtibat halindeki gözlerimiz ise açık durumda
sonsuza bakar. Gözlerimizi kapatarak hayâl etmeyi
denediğimizde ise, görüntü yine aurada oluşturulur
fakat, gözler kapalı olduğundan hayâl etmeye devamda
zorlanırız. Uyku durumunda gözler kapalıdır. Aura ise
uyku durumunda fiziksel bedenimizin her zamanki gibi
etrafındadır. Uykunun ilk safhalarında, aura katmanını
kullanarak, beyin hayâller görür, o gün yaşadıklarını
tekrar yaşar. Elde edemediği, özlediği bir objeyi,
hayvanı, insanı hayâl eder. Uyku durumunun ilk
başlarında hemen üst boyuttaki süper bilinç durumuna
gitmiyoruz. Önce beynimiz, aura projeksiyonları yaparak,
hayâl görerek biraz zaman geçirir. Fiziksel dünyadaki
özlemler, korkular ve yaşananlarla ilgili auraya
yansıtılan, bilincin bu ekrandan gördüğü görüntülerle
bir süre avunulur/vakit geçirilir. Beyin, bir sonraki
gün için vücudu dinlendirmek adına, birçok sinir
merkezini kapatır, işlevleri yavaşlatır. Uyku durumu
ilerleyince REM denen aşamaya geçilir. Bu aşamada artık
aura ekranı kullanılarak hayâl etmeye son verilir.
Ekrana ihtiyaç yoktur. Bilinç, kendisi, direkt olarak
üst boyuttakileri "görmeye" başlar. Burada fiziksel bir
"göz" görmez buradakileri. Gören, bilinçtir. Görme olayı
ise, direkt olayın içinde, olarak farkına varılarak
yapılır. Direkt üst boyutla bir olarak, tek vücut
olarak, birleşerek, görme olayı, değişik bir farkındalık
seviyesiyle yapılır. Bu üst boyuttaki görme olayını,
fiziksel dünyadaki görme olayı olarak düşünmemek
gerekir. Çünkü, bu üst boyuta fiziksel beynimizle,
vücudumuzla gelmiyoruz. Üst boyuta bir kapıdan
girmiyoruz. 3 boyutlu, altı, üstü olmayan, XYZ
koordinatlarıyla tanımlanamayan, zamandan bağımsız bir
"yer". Buraya "yer" demek zorunda kalmak bile içinden
çıkılmaz bir şey aslında. Fiziksel dünyanın dili ile ne
buraya "geliyoruz" ne de burası bir "yer". Gelinen bu
yer aslında fiziksel dünyada biz yaşarken her daim
içinde olduğumuz bir "yer", fakat farkında değiliz
(okyanustaki su damlası). Zaten, farkında da olmamamız
gerekmekte. Astral seyâhat yapanların bazıları buraya
"gelebilir". Yani, bu boyuta bilinçli olarak rüyâ görme
durumundaki gibi bir halde gelmek mümkündür. Astral
seyâhate başlama denemelerindeki en büyük sorun, ilk
başlarda kendimizi astral seyâhat yapıyoruz diye kendi
hayâl alemimizde gezinmektir. Astral alemde gezdiğimizi
sanırız, aslında o yarı uykulu halde gördüğümüz herşey
bilincimizin, hayâlgücümüzün yarattığı ve auramızın
ekranından yansıyan bilinçli hayâl görmedir. Astral
seyâhat yapmaya başlayanların ilk handikapı budur.
Diğeri de uyuyup, kalmadır. Asıl astral alemde gezinmeyi
öğrenmek, epey zaman ister. Astral seyâhat denemelerinde
başlarda, kendinizi titreşir bir halde hissederseniz,
doğru yoldasınız demektir. Bu sürekli çok tatlı
dalgalanma halindeki titreşim durumuna alışmanız
gerekmekte. Astral seyâhat denemelerindeki, astral
dalgalanma denen bu titreşim haline alıştıktan sonra
ise, bir sonraki aşamaya geçersiniz. Bedenden ayrılış.
Yapacağınız tüm seyâhat boyunca, o dalgalanma sürekli
mevcuttur. Bir süre sonra artık o titreşimi benimser ve
alışırsınız. Seyâhatte nereye giderseniz gidin, fiziksel
bedeninize parlak gümüş rengi bir kordonla
bağlantılısınızdır. Seyyalevi bağ denen bu kordonun
kendisi de titreşim halindedir. İlk tecrübelerde "bana
ne oldu?" ya da "ben ne oldum?" deyip aniden
uyandığınızda, bedeninize sert bir şekilde geri
girersiniz/dönersiniz. Sonuç, kötü bir baş ağrısıdır.
Astral dalgalanmaya alışıp, etrafınıza bakmaya çalışın.
Hemen çok ciddi kararlar alıp, uzaklara gitmeye
çalışmayın. Adım adım ilerleyin. Astral seyâhat
teknikleri ile İnternet'te ve kitapçılarda çok bol
kaynak var. Alın okuyun. Şimdi gelelim ölüm sonrasına.
Öldüğümüzde, fiziksel bedenimizle astral
bedenimiz arasındaki tek bağ olan gümüşi seyyalevi bağ
kopar. İlk yaptığımız, astral bedenimizin içinde hayâl
görmektir. Bu hayâl görme olayı, yaşarkenki (astral
bedendeki perdeyi kullanma olayından) hayâl görmeden
epey farklıdır ve gerçek gibidir. İlk önce bilinç, ölüm
sonrası, yeni durumla ilgili olarak şaşkınlık,
yaptıkları ve yapamadıklarıyla ilgili büyük bir
pişmanlık safhasına girer. Pişmanlığın sebebi ise,
auraya kayıtlı kişisel akaşik kayıtların hepsine anında
ulaşım ve yüzleşmedir. Bu kayıtlarda, unuttuğu, zor
hatırladığı ve aklından hiç çıkmayan kötülükleri ve
geçirdiği güzel anların, anıların farkına varır. Tüm
hayatı gözleri önündedir. Fakat, insanlar öldükten sonra
bilinçlerinin gördükleri, yaşadıkları pişmanlıklar
farklı farklıdır, kişiseldir. Burası, biz hayatta iken
yoğun olarak okunan kitapların içerikleriyle, seyredilen
filmlerle ve yaşam tarzımızla ilgili olarak
beklentilerimizden ibaret, geçici bir safhadadır.
Ölümden sonrası için kendimizi neye şartlandırmış isek,
o beklentilerimizi aynen yaşarız. Yaşadığımız şartlanmış
beklentiler ise tabii ki gerçek değildir ve bunun kendi
hayâl gücümüzle yarattığımız şeyler olduğunu bir süre
sonra farkederiz. Bu şartlanmalardan birisi olarak bizi
içine çeken bir tünel ve parlak ışık hayâl edilir. Bu
görüntüler o kadar gerçek gibidir ki, gerçek sanırız.
Yani, yaşarken bu derecede gerçek gibi görüntüleri ancak
rüyâlarımızda görürüz, ki onların çoğunu da
hatırlamayız. Öldüğümüzde ise, fiziksel bedenle, beyinle
ilgili bağımız koptuğunda, türlü işkenceler, türlü
korkular ve dünyada yaşarken kendimizi ölüm sonrasına
nasıl hazırladıysak, tam da o şekilde bir geçici hayata
başlarız. Ölümden sonraki bu ilk safha kimine göre kısa,
kimine göre uzundur. Ama en sonunda, tüm bu yaşananların
(kabir azabının, cehennemin, işkencelerin vs.) kendi
hayâlimizden ibaret olduğunu er geç anlarız. Yani,
ölümden sonra bizi kendi hayâlimizde yarattığımız bir
kişisel cehennem beklemektedir. Kutsal kitaplarda
bahsedilen cehennem tam olarak budur. Bu cehennem
tamamen hayâldir, bizim kendi kurgumuzdur, kurgunun
gücü, detayı ve bu aşamadaki kişinin inadı ise, kişinin
hayâlgücü, şartlanmalarının gücüyle ilgilidir. Taa ki
idrak edince kadar. Bu arada bir süre bilinç, fiziksel
dünyada kalan ceset denen kendi eski fiziksel bedeninin
durumuyla da ilgilenir. Ardından ağlayanlarla ve
fiziksel bedeninin başına gelenlerle ilgisi bir süre
sonra sona erer, çünkü etrafında çok daha ilginç şeyler
olmaktadır. Ölen kişinin enerji bedeni yani bilinci,
araf/spatyom denen bu bölgede bir süre zaman geçirir.
Ölen kişi, bir süre sonra fiziksel dünya ile olan
ilgisini tamamen keserek, tamamen kendi hayâlinden
ibaret olan dünyasında yaşamaya başlar. Etrafta olan
biten, gerçek gibi görünen herşeyin kendi hayâli
olduğunu, hatta görülen bu hayâldeki olayları kontrol
edip yönlendirebildiğini de farkeder. Sonra hayâl etmeye
son verebilmeyi farkettiğini farkeder. Etrafında kendisi
gibi hayâl kuran, kendi ölüm sonrası işkencelerini ve
günahlarını affettirmekle zaman geçiren bu 4. boyuttaki
diğer ölmüş kişilerin astral ışık bedenlerini görür.
Buradaki ışık bedenler, daha üst boyuttaki ruhları ile
irtibat halindedir. Aslında anlatmak istediğimiz, her
ölen kişinin, ölüm sonrası değişik türde enerjilerden
ibaret, hiç bir şekli ve cinsiyeti olmayan bilinçlerinin
birbirlerine göre durumudur. Etrafta kılavuzluk eden,
yol gösteren varlıklar tabii ki vardır. Ölüm sonrası
bilincin geldiği boyutta zaman diye bir kavram
olmadığından, her ölen kişinin kendi şartlanmalarıyla
harmanladığı beklentiler yumağından oluşan geçici
cehennem aşamasının dünya zamanıyla bir karşılığı
yoktur. Daha iyi anlaşılsın diye şöyle söylenebilir.
Ölüm sonrası kimi birkaç günde, kimisi birkaç bin yılda
atlatır bu durumu. Herkes kendi beklediği ve şartlandığı
cehennemini ve işkencelerini çektikten sonra işkencesiz,
korku ve azaptan yoksun bir dinginlik yani cennet durumu
karşılar bilinci. Bu aşamada yol gösterici rehberlerle
iletişim kurulabilir. Fakat, hep sonunda kendi
başınasınız. Her ama her boyutta kendi başınasınız. Bu
dinginlik aşamasında muazzam ve neredeyse sonsuz bir
yaratıcılık kabiliyetinizin olduğunun farkına
varırsınız. Üstelik, yarattığınız her ama herşey gerçek
hükmündedir. Fiziksel dünyada alıştığınız, sevdiğiniz,
özlediğiniz canlı ve cansız herşeyi, fizikselmiş gibi
gerçek formda yaratabildiğinizi farkedersiniz. Üstelik
bu yaratımlar, insan olarak yaşadığınız eski
hayatınızdakilerden çok daha güzel ve görkemlidir. Bu
aşamada, bilinç istediği herşeyi hayâl ederek yaratmaya
başlar. Hayâl edilen herşey, anında meydana getirilir ve
gerçek ve fizikselmiş gibi görünür. Yaratılan herşey,
yani sizin meydana getirdiğiniz herşey, sizin için,
insan olarak yaşarken alıştığınız gibi fizikseldir.
Yarattıklarınızla bir süre öğünürsünüz. Öğündüğünüz
sanat eserlerinizi başkalarına göstermek istersiniz ama
kimse yoktur etrafta. Yaratıcılığınız bir süre sonra o
kadar üst seviyeye ulaşır ki, sizi öven seyircilerinizi
de yaratırsınız. Sizi överler, alkışlarlar.
Seyircileriniz fiziksel olarak gerçektir.
Dokunabilirsiniz. Aslında gerçek gibidir. Aslında, onlar
da maalesef bir hayâldir. Hepsini siz, yani bilinciniz
kurgulamaktadır. Zamandan yana hiçbir tasa olmadığından,
bu şekilde yüzlerce, binlerce yıl hayâl aleminde, kendi
cennetinizde yaşarsınız. İnsan olarak dünyada
yaşadığınıza benzer lineer ilerleyen bir zaman kavramı
bile yaratırsınız. Fiziksel dünyada yaşamadığınız
herşeyi burada hayâl ederek yaşarsınız. Tek farkla,
herşey gerçek gibidir. Hepsi sizin hayâlinizden
ibarettir. Yarattıklarınızın aslında sizin hayâl gücünüz
olduğunu farkettiğiniz anlarda bile, yaratılanlar o
kadar gerçek gibidirler ki, bunların hayâl olduğunu
düşünmemeyi tercih edersiniz. Ayrıca, zamanı durdurup,
hatta olayları tersine kurguladığınız anlarda bile. Bu
safha 10 bin yıl kadar sürsün diyelim (Burada fiziksel
hayattaki 10 bin yıl gibi bir zaman kavramından örnek
vererek, bu safhanın epey sürdüğünü belirtmek istedik).
Bu uzun süre boyunca bilinç, her türlü şekilde seks, her
türlü eğlence, her türlü lüks ve aklın alamayacağı kadar
renkli bir hayâl dünyasında yaşar. Yaratıcılık öyle üst
seviye bir hale gelir ki, kendisini Tanrı sanıp,
uzaylar, bu uzaylarda galaksiler, bu galaksilerde
güneşler, bu güneşlerin bazılarının etraflarında dönen,
zeki canlıların yaşadığı medeniyetlerin olduğu dünyalar
bile kurgular. Oyun oynar gibi bunları birbirleriyle
çarpıştırır, yok eder. Bu tanrıcılık oynama işi yine
epey uzun bir süre sürer. Bu boyutta bilinç her ne
isterse o olacağından, bilinç en mükemmeli yaratma
peşine düşer. En mükemmel kadın, en mükemmel erkek, en
mükemmel uzaylı ırk, en mükemmel dünya, en mükemmel
medeniyet, kainat vs. Sonunda, deneye deneye, yarata
yarata, yok ede ede, herşeyi ama kendi dağarcığıyla ve
birikimiyle sınırlı olarak, herşeyi denemiş olarak bir
dinginlik haline geçer. Zaman denen kavramın, bir
başlangıcı ve bitişinin olmadığını bir farkındalık
haline ulaşılır. Bilincin o an bulunduğu seviyede bir
zamansızlık zaten mevcuttur. Bilinç, bu dinginlik haline
geldiğinde bu safhada bir süre kalmayı ister. Tıpkı
yorgun bir insanın uyuması gibi, bilinç bu aşamada,
yaratmaktan ve kendini deneyimlemekten orgazma ulaşmış
bir doyumla sakin bir şekilde kendini dinler. Hatta
uyanıp, kaldığı yerden yaratmalara devam edip, tekrar
uyuyabilir. Bu kendini dinleme işi birkaç milyon yıl
sürebilir. (Burada yine tamamen fikir vermesi açısından
fiziksel hayattaki zamandan örnek vermek zorunda kaldık,
aslında zamansız bir boyut olan ölüm sonrası bilincin
bulunduğu geçici durumun bu aşamasının uzunluğunu vermek
istedik). Bilinç, dinlenirken, aynı zamanda kendini
dinlemeyi de sürdürürken, tıpkı kendi dinginliğine
benzer, kendisini ve tüm o yarattıklarının hepsini de
kapsayan, hatta tüm o yaratılanlara izin veren, sonsuz
bir sevgi ve kabul edici bir üst enerji dinginliğini
farkeder. O, senin tüm o süre boyunca yarattıklarına
kızmamış, gülmemiş, yargılamamıştır. Bilinç, tümü kendi
birikiminden uzun süredir kendisine gerçek gibi gelen o
oyalayıcı evrenlerini, dünyalarını, kadınlarını,
erkeklerini, lüks saraylarını, günâhlarını, sevaplarını,
yarattığı ve yokettiği tüm o medeniyetlerini, mükemmel
diye yarattığı o en mükemmel yaratımlarını karşıdan
seyreden O tekil dinginliği farkeder. Yaratımlarının
O'nun sayesinde olduğunu anlar. Kendi dinginliğinin ne
kadar basit ve sıradan, fakat kendine özel olduğunu
farkettiği an, kendisinin bir bilinç olarak onunla tek
vücut olduğunun idrakine varır. O'nunla birdir. Diğer
tüm bilinçler, kollektif bir şekilde onunla
bağlantılıdır. Yani, 200 milyar kadar bilincin, O'nun
izin vermesiyle ve onayıyla, tüm bu safhaları ve
boyutları yarattığını, bu işin sonsuz olduğunu idrak
eder. O, Allah'tır, Tümel Akıldır, Mutlak Bilinçtir,
Evrensel Zeka'dır, Mutlak Yaradan'dır. O, tıpkı bir
ebeveynin oyuncaklarıyla oynayan bir bebeği
seyrediyormuş gibi tüm bu yaratılanları seyretmektedir.
Bunu milyarlarca defa seyretmiş olsa da, her birini özel
olarak seyretmektedir. O'nun kendisini sürekli
izlediğini/izlemiş olduğunu idrak edilir. Hatta, her
aşamada O'nunla birliktedir. Aslında bu safhada pek çok
şey aynı anda idrak edile edile, idrak olarak da bir
doyuma ulaşılır, herşeye kani olunur. Ayrıca, kendisinin
ne kadar özel olduğunu farkeder. Ne demiştik, aşağıda ne
varsa yukarıda da o vardır. Dünyadaki yaşamımızda bir
ailemiz vardı. Annemiz, babamız vardı. Kardeşlerimiz ve
arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, oyuncaklarımız vardı.
Öldükten sonra da ailemiz, öğretmenlerimiz,
oyuncaklarımız olacak merak etmeyin. Bu oyuncaklarla
uzun bir süre oynayacağız. Annemiz ve babamız ise, hem
anne hem baba olan Mutlak Yaratıcımızdır. O, muazzam bir
sevgi ile tüm bu aşamaları yaratmıştır. Muazzam bir
sevgi diyoruz, fakat bunu fiziksel dünyadaki halimizle
bu satırları okuyarak anlayamayız. Kimse de anlamanızı
beklemez. Bu öyle büyük ve onurlu bir sevgidir ki,
sevinç göz yaşları döke döke, katıla katıla ağlar,
kendimizi kaybederiz. Öldükten sonra, bir daha o birey
olarak doğup ölemeyeceğimiz için, bu muazzam sevginin
aslında ne olduğunu sonunda kavradığımızda, dökecek
fiziksel anlamda gözyaşımız, gözümüz, vücudumuz
olmadığından, ancak enerjimiz yükselir, bilincimiz
genişler, yüksek bir mutluluk haline geçer, parıl parıl,
pırıl pırıl parlarız. Hayatta iken ağladığımızda,
gözümüz yaşlarla doluyken, gözlerimizi kısıp etrafımıza
baktığımızda, nasıl türlü türlü renkler görürsek, o anda
da bundan çok daha görkemli bir renk cümbüşü görürüz. Bu
öyle sandığınız gibi bireysel bir mutluluk da değildir.
Aynı anda yüzmilyarlarca bilincin tezahürat halinde
sevindiği bir atmosfer düşünün. Tüm bunları dünya
yaşamına göre şartlanmış insanların anlayacağı şekilde
yazmaya çalıştık. Hepiniz birbirinizi ayrı birer birey
olarak düşünüyorsunuz. Aslında bunun böyle olmadığını
maalesef ölünce idrak ediyorsunuz. Burada amaç, bir an
önce ölüp, insan cesedinden kurtulmak kesinlikle
değildir. Burada amaç, dünyada ölümden sonraki geçici ve
kurgusal hayat için (kutsal kitaplardaki cennet)
yaşayıp, dünya yaşamını pas geçmek, ıskalamak değildir.
Amaç, iyi bir insan olarak doya doya yaşamaktır. Herkes
iyi bir insan olduğunda, otomatikman herkesin mutlu
olacağı bir yaşam sağlanmış olur. İyi bir insan olarak
hayatı ve doğayı sevmekle işe başlamalıyız. Aileyi,
kendimizi sevmeliyiz. Tüm dinler ve kitaplar bunu
anlatır. Amaç, ölmeden sanki ölüp de buraya geri gelmiş
gibi yaşamaktır. Öldükten sonra fiziksel dünyaya o insan
bilinciyle geri dönüşün olmadığını bilin. Fizikselliği
ve beyninizi bir kere kaybettiniz mi, artık tüm
pişmanlıklarınız size aittir. Vücudunuzu sevin, ona iyi
bakın, temiz tutun. Beyninizi güzel kitaplarla doyurun,
donatın. Sanata ve yaratıcılığa önem verin. Beynin
fiziksel dünyadaki yaratıcılık kabiliyeti sonradan çok
işinize yarayacak. Yargılamaya son verin, herkesi olduğu
gibi kabul edin. Şartlanmalarınızı oturup yazın ve
hangilerinden kurtulup kurtulamayacağınıza karar verin.
Dünya hayatı, oturup boşa zaman geçirilecek, kendinizi
ve etrafınızdakileri üzecek, bedeninizi boşuna
yıpratacak bir yer değil. Siz özel olarak yaratıldınız,
her biriniz özelsiniz. Öldükten sonra yine özelsiniz.
Ölümden önce ve sonra, her şekilde özelsiniz. Size her
an, karşılıksız bir şekilde, özel olduğunuzu anlamanız
için, çeşit çeşit safhaları deneyimleyeceğiniz, doğum
öncesi, doğum sonrası ve ölüm sonrası olmak üzere
farkındalıklar verilmiştir. Tüm safhaların farkındalığı
ve bilinç hali kendine özeldir. Her bir kendine özel
durum, birbirlerinden bağımsız ve ayrıymış gibi görünür.
Eninde sonunda, bireysel olarak 50 milyar yıl geçse de,
sonunda idrak ve aydınlanma kesindir. Tüm yaratılmış ve
an be an yaratılan sonsuz evrenlerin Allah'ın, Mutlak
Bilincin, Mutlak Yaradan'ın, o en büyük sevgi
enerjisinin, okyanustaki bir su damlası gibi, okyanusa
ait olduğumuzu, bir sevgi okyanusunu hep birlikte
oluşturduğumuzu idrak etmemizi yüce Yaradan nasip
eylesin. Bizi insan olarak yarattı. Neden İNSAN olarak
yaşamayalım?
Aura nasıl güçlendirilir? Nasıl çalışır?
Akaşik kayıtlar nedir?
Auramız, doğumdan ölüme kadar fiziksel
bedene eşlik eden eterik bir bedendir ve direkt
çakralarımız, seyyalevi bağ ve beynimizle irtibatlıdır.
Yaşadığımız hayattaki her ama her ayrıntı, auraya
kaydedilir ki buna kişisel akaşik kayıt diyebiliriz. Her
bireye ait kişisel akaşik kayıtlar, bir araya gelerek,
evrendeki tüm olayların ve tecrübelerin kayıtlandığı
evrenin akaşik kayıtlarına eklenir. Auramız,
geçirdiğimiz tüm kötü anılar, iyiliklerimiz,
kötülüklerimiz, gördüğümüz tüm rüyâların bile
kaydedildiği yerdir. Kayıtlama işi bizim dünyada lineer
işleyen zaman oku yönünde değildir. Kayıtlardaki
bilginin başlangıç ve bitişi bulunmaz. Bilginin kendisi
o an ve her an orada olacak şekilde tanzim edilmiştir.
Evrenin Akaşik Kayıtları, zamandan bağımsız
olduklarından bunlara ulaşıldığında istenilen bilginin
de tamamına (geçmişe ve geleceğe ait tüm kaderlere)
erişilmiş olunur. Kendi kişisel akaşik kayıtlarımız
auramıza kaydedillir. Auradaki kayıtların aynısı bu
şekilde evrenin akaşik kayıtlarına da kaydedilir. Astral
seyâhat yaparak, tüm evrene ait akaşik kayıtlara ulaşmak
mümkündür. Fakat, ulaşıldığında oradaki kayıtların an be
an kaydedilmesi işi, başının ve sonunun olmaması, insan
beyninin alışık olmadığı hız ve buraya olan spiritüel
bağlantının sonsuz gibi görünen bağlantı çokluğu
yüzünden ilk başlarda büyük bir kaosla karşı karşıya
kalma hissi verir. Çünkü, astral seyâhat sırasında hâlâ
fiziksel insan bedenimize bağlı durumdayız ve fiziksel
dünya yaşamındaki fiziksellik ve şartlanmalarla
şartlanmış haldeyiz. Yoğun akaşik kayıtlardan istenilen
bir bilgiye ulaşım o yüzden ilk başlarda çok zordur.
Hatta bir çoğu buradan hiç bir bilgi elde edemez ve
burası bir süre sonra ilginç olmayan bir yer haline bile
gelebilir. Etrafta gezinmek, değişik yerlere gitmek daha
kolay ve ilginç hale geliverir. Burada önemli husus,
akaşik kayıtlara ulaştığımızda, buradaki kayıtlara
auramızın içinden bakıyor oluşumuzdur. Yani, auramızda
onarılması gereken yaralar ve şartlanmalarla
kalınlaştırdığımız perdeler var ise, kayıtları da düzgün
değerlendiremeyiz, okuyamayız. Akaşik kayıtlara ilk defa
gelenler burasının sayısız raflar, koridorlar ve
kitaplardan ibaret önyargısıyla gelir. Astral seyahat
sonrası insan bedenimize döndüğümüzde beynimiz buradaki
muazzam bilginin ancak bir kütüphanede mevcut
olabileceği illüzyonuyla burasını kavramaya çalışır.
Aslında burada hiç kitap, raf, yürünecek bir koridor,
zemin yoktur. Sonsuz denecek kadar büyük bir bilgi
içeren Evrenin Akaşik Kayıtları, bizim evrenimizin Big
Bang denen başlangıcıyla yaratılmamıştır. Tüm sonsuz Big
Bang'lerle yaratılmış sonsuz evrenlerin kayıtları
kayıtlanmıştır/kayıtlanmaya devam etmektedir. Nasıl
insan olarak auralarımıza kaydolan kişisel akaşik
kayıtlarımız, evren akaşik kayıtlarında bir arada ise,
bizim evrenimizin akaşik kayıtları da, diğer evrenlerin
akaşik kayıtları ile bir aradadır. Tüm evrenlerin akaşik
kayıtlarının bir arada durduğu merkez akaşik kayıt diye
bir yer ise mevcut değildir. Tıpkı bir hologram gibi,
bizimkisi de dahil olmak üzere, tüm evrenlerin
yapısınının temel özelliklerinden biri olup, çok yüksek
enerjili bir yapıdadır ve her yerdedir. Diğer bir
özelliği de, bu kayıtların mevcut tüm boyutların
hepsinde bulunmasıdır. Akaşik kayıtlarla ilgili son
söylenecek şey ise, burasının gelinecek bir "yer"
olmamasıdır. Astral seyâhat sırasında türlü türlü
yerlere gidip gelinebilir. Akaşik kayıtlar, seyâhat
sırasında her an her yanınızı kaplar. İlk başta bunu
farketmezsiniz. Tüm astral alemin ve boyutların dokusuna
nüfuz etmiştir, hem dokuyu oluşturur, hem de okyanustaki
bir su damlası gibi dokuyu oluşturan diğer unsurlarla iç
içedir. Uyanıkken, bilinçli halde akaşik kayıtlara
ulaşan özel ve az sayıda insan vardır. Bunların auraları
yani eterik bedenleri ise diğer insanlardan farklıdır.
Uyanıkken hayâl ettiğimiz tüm
görüntüleri, projeksiyonla auranın bir katmanından
sinema seyreder gibi perdeden seyrederiz demiştik.
Buradaki seyirde gören göz, fiziksel gözümüz değildir.
Hayâl ettiğimiz bir görüntüyü, bir anımızı aklımızda
canlandırdığımızda aslında olan biten, beyinimizin
sayesinde yaratılan anının aura perdesinde yansıtılması
ve bu görüntünün izlenmesidir. Biz, uyanıkken anımızı
seyir sırasında, anının görüntüsünün seyredilme işini
beyin, auradan yansıyan görüntüyü izleyerek yaparken,
gözlerimiz uzaklara dalar ve bir noktaya sabitlenir.
Gözlerimiz bu anda devre dışıdır. Anının aura
perdesindeki projeksiyonunun izlenme işi bittiğinde ya
da kesintiye uğradığında gözler tekrar devreye girer.
Bilincimiz bilmeden aura katmanını perde olarak
kullanarak hayâl etme işini bebeklikten itibaren yapmaya
başladığından, tüm bu süreç kendiliğinden olur. Bilinçli
olarak hem kendimizin, hem de başkalarının auralarını
görebiliriz. Auralardaki ekranlar da görülebildiğinden
düşünceler de okunabilir. Başkalarının auralarına
baktığımızda, hepsinin farklı kalınlıklarda ve renklerde
olduğunu görürüz. Bir hastalığımız olduğunda aura
incelir ve rengi değişir. Diyelim ki karaciğerinden
ciddi rahatsız birisine bakıyorsunuz. Renklenmelerden o
kişinin rahatsızlığını o söylemese de teşhis
edebilirsiniz. Auranın güçlü ve kalın olmasını
sağlayabilirsiniz. Etrafındaki insanları yargılamayan,
onları birbirleriyle karşılaştırmayan, olduğu gibi kabul
edip seven, doğayla ve insanlarla barışık, yediğine
içtiğine dikkat eden, düzgün uykusu olan biriyseniz aura
görme yeteneğinizi geliştirebilir, şifacı olarak az çok
yardım edebilirsiniz. Alkol ve uyuşturucu aurayı
zayıflatır. Halüsinojenler, beynin çalışmasını geçici
olarak değiştirir ve zaten an olarak içinde yaşadığınız
illüzyonu bozar. İllüzyon içinde illüzyon görürsünüz.
Kokain gibi uyarıcılar ve esrar gibi uyuşturucular, önce
beyinde, sonra da aurada büyük tahribat yaparlar.
Kendinizi geliştirip, başkalarının zayıf enerjili
hallerini görüp, onlara yardım etmek isteyebilirsiniz.
Sonsuz kaynaktan enerji çekerek, bu insanlara zihninizle
enerji gönderip, onları koruyabilir,
iyileştirebilirsiniz. Sonsuz kaynaktan enerji çekme işi,
pek bilinen bir yöntem olmadığından, bunu kullanmasını
öğrenmek tamamen kaderinizde yazılı ise ancak mümkün
olduğundan, genellikle bu gibi iyileştirme işlerinde
insanlar kendi enerjilerini kullanırlar ve eskiden beri
bu kendi enerjilerini kullanma işini yapagelmişlerdir.
Binlerce yıldır insanlar hep kendi enerjilerini
başkalarına zihin yoluyla aktararak, kendilerinin
auralarını zayıflatmışlar ve inceltmişler, Ki, Chi,
Prevma, Mana, Ruah ve Mana isimleriyle bilinen
enerjilerini tüketip yorgun hissetmişlerdir. Tabii ki,
uyuyarak, dinlenerek, belirli kelimeleri belli sayıda
tekrarlamak suretiyle pranik yaşam enerjisini zamanla
eski seviyesine yükseleceğini, aurasını
kalınlaştırabileceğini de bu eski insanlar biliyorlardı.
Sadece, sonsuz kaynaktan enerji çekme işini bilen azdı.
Evrende her şey ikili/dual olarak yaratıldığından,
enerji de pozitif ve negatif olarak iki türlüdür.
Pozitif enerjiyi kullanarak, negatif enerjinin yol
açtığı hastalıkları tedavi edebilirsiniz.
Aura, ölüm sonrası bilincimizin
kullanacağı bedendir, eteriktir. Daha önceki
hayatlarımızda konuştuğumuz diller, daha önceki
hayatlarımızda başımızdan geçen travmalar, olayların
tamamı, bir daha silinemez şekilde, sonsuza kadar baki
kalmak üzere, auramıza kaydedilir, yazılır. Yani, insan
olarak dünyada tekrar bedenlendiğinde, bir önceki insan
bedenine ait auramızla bedenleniriz. Astral, eterik
bedenimiz hiç değişmez olarak bizimledir. Farklı
fiziksel yaşamlarımız olsa da, eterik bedenimiz bir
tanedir, aynıdır. Her bir fiziksel yaşamda
yaptıklarımız, yaşadıklarımız auramıza yani eterik
bedenimize kaydedilir. Buna bireysel akaşik kayıt
diyebiliriz. O yüzden, bazen doğduktan sonra konuşmaya
başlayan çocuklar, daha önceki hayatlarındaki ailesini
görmeyi arzulayabilir. Bir çocuğun, konuşmaya
başladıktan, meramını dile getirmeye başlar başlamaz,
bir önceki hayatındaki annesini, babasını görmeyi
istemesi çok sık görülen birşey değildir ve tamamen
kaderine yazıldı ise mümkündür. Yani, başkalarına
tamamen ibret olsun diye, görmesini bilenler için bu tür
ayarlamalar kasıtlı olarak ara sıra yapılır. Bu tür bir
olay asla bir hata ya da defo değildir. Bebek Rusya'da
doğmuş, 12 yaşına kadar büyümüş ve sonra kaza geçirerek
ölmüştür. Öldükten sonra çocuk (aslında çocuğun
özbenliği) başka bir ailede doğmayı ve bunu hatırlamayı
istemiştir. Kaderini seçmiştir. 2 yıl sonra, Türkiye'de
Türk bir ailede doğan bebek, büyüdüğünde etrafta Rusça
konuşan kimse olmadığı halde, Türkçe konuşabildiği ve
konuşulanları anlayabildiği halde, Rusça da konuşarak
dikkati çeker. Eski ailesinin yerini tarif eder ve oraya
götürüldüğünde annesini tanır. Kendisine Rusça olarak
eski hayatındaki çocukluğuna ilişkin sorulan tüm
sorulara doğru cevap verir. Böyle bir olayı bilimle
bugün açıklayamayız. Eğitim görmüş birisi sizi hipnozla
uyutabilir. Hipnoz sırasında verdiğiniz tüm cevaplar,
auranızda kayıtlanan kayıtlardan beyniniz aracılığı ile
sansürsüz şekilde verilir. Hipnozu yapan kişi size
geçici olarak adınızı bile unutturabilir. Hipnoz
sayesinde, auradaki kayıtlı bir travmaya erişimi
silinebilir. Sevmediği bir şeyi o kişiye sevdirmek,
sevdiği ama zararlı birşeyden onu vazgeçirmek mümkündür.
Hipnoz sayesinde, kişinin bir konuda doğru mu yoksa
yalan mı söylediğini anlayabilirsiniz. Hipnoz, bilincin
geçici olarak devre dışı bırakılarak, direkt auradaki
kişisel akaşik kayıtlara ulaşımdır. Hipnozla, kişinin
bilinçli olarak hatırlayamadığı detaylar alınabilir,
geçmişine gidilebilir. Hatta, bir önceki yaşamlarına dek
geçmişine gidilebilir. Hipnozla inilebilecek derinlik
kişiden kişiye farklılık gösterir. Kişinin beyni ve
aurası arasındaki ilişki ile doğrultuda olacak şekilde,
hipnozla her kişi için ancak belli derinliklere
inilebilir. Hipnoz, telkin ve uzaktan görme konularında
başta Ruslar olmak üzere çok fazla deney ve araştırma
yapılmıştır. Tüm evren, titreşim ve titreşim
seviyelerinden oluştuğundan, değişik ses titreşimleri
kullanarak duyugörü, uzakgörü ve uzaktan zihin kontrolü
konularında deneyler yapılmıştır. Auradaki enerji
seviyeleri, çok yüksek enerji titreşim seviyeleridir.
Dünyadaki elektromanyetik enerji seviyelerinden yüksek
olduklarından, hiç bir şeyden etkilenmeden çok uzağa
gönderilebilir. Düşünce hızı, ışıktan da hızlıdır,
evrendeki en yüksek hız, düşünce hızıdır. Çok yüksek
titreşimdeki bu enerji seviyeleri, fiziksel
bedenimizdeki pek çok organı hatta DNA'larımızı etkiler
ve kontrol eder. Vücuda konacak olan yapay organların ya
da implantların düzgün ve uyumlu çalışması için, beyin
ile aura arasındaki ilişkiyi anlamak esastır. Bilim
bugün sadece görünen fiziksel bedenin çalışmasıyla
ilgileniyor. Büyük bir kısmı su ve yağdan ibaret olan
beynimizin nasıl çalıştığını ise çözemiyor. Auranın ve
beynimizin nasıl irtibatlandığını bilmediğimizden,
günlük hayatımızdaki pek çok şeyi de açıklayamamaktan
şikayet ediyoruz. Şizofreni ve pek çok akıl hastalığının
sebebi, beyin ve aura arasındaki çalışma tekniğindeki
aksaklıktır. Yüksek boyuttaki bir bilincin, düzgün ve
sağlıklı bir bedende insan olarak doğmak yerine, çok
ağır şizofren bir insan olarak doğma kaderini seçmesini
burada tarif edip açıklamak çok zordur. Etrafınızda
cinsiyeti ne olursa olsun, görünümü ne olursa olsun,
yaşayan insanlar, doğmadan önce, cinsiyetlerini,
ailelerini ve kaderlerini kendileri seçmişlerdir. Her
insan, doğmadan önce, cinsiyetsizdir. Cinsiyetsiz yüksek
benlik seçtiği hayatı, seçtiği bir cinsiyetle dünyada
yaşar. Auranızda bir eksiklik ya da özel bir özellik
varsa, bu bile önceden siz tarafından belirlenmiş bir
detaydır. Bu şekilde bakıldığında, nasıl ölümden önceki
yüksek boyuttaki tüm bilinçler eşit ise, bu eşdeğer
bilinçlerin kendi istekleri ve arzuları doğrultusunda,
dünya hayatı denen fiziksel yaşamda, yaşamayı seçtikleri
bedenin fiziksel görünümünü ve bu bedenin kaderini
belirleme işi de eşittir. Bu eşitlik kavramı kutsal
kitaplarda sembolik olarak anlatılmıştır. Dünya yaşamı,
beyin denen cihazın, göz, kulak, dokunma, tat alma ve
koku alma fiziksel impalslarını yorumlayarak,
farkındalığını sürdürmesi işidir. Beyin gündüz tüm bu
dış uyaranları kendisine ileten sinir sistemini
dinlendirmek ve bir sonraki güne hazırlamak için gece
vücudu uyuturken, kendisi rüyâ görerek çalışmaya devam
eder. Uyurken bilincimiz ve farkındalığımız, bedenden
ayrılarak başka boyuta geçer. Bu sırada fiziksel beden
uyku halinde dinlenir. Eterik bedenimiz ise zamandan
bağımsız şekilde, başka boyutlarda türlü işlerle
ilgilenir. Bu yaşananları ise uyandığımızda ya
hatırlayamayız ya da anlam veremeyiz. Oysa, tüm
yaşananlar, rüyâ alemindekiler de dahil olmak üzere
eterik bedenimize, auramıza kayıtlanır. Bu kayıtlanma
sayesinde çok eskiden gördüğümüz bir rüyâyı yeniden
gördüğümüzde, anında hatırlarız. Dünya'daki yaşamımızda
hayatımızı bir birey olarak sürdürürüz. Doğmadan önceki
yaşamımızda ve öldükten sonraki yaşamımızda ise tüm
bilinçlerin bir arada Bir olduğu kolektif bilinci
farkederiz. Öldükten sonra bunun farkedilmesi biraz süre
alır. Bu aşamayı izah etmiştik. Auramızı dünya yaşamında
kuvvetlendirmek, dünya sonraki yaşamımızda bize büyük
kolaylıklar ve bizi bekleyen aşamaların geçişinde hız
sağlar.
Auramızın güçlenmesi, bizi başka
bilinçlerin etkisinden de kurtarır. Günlük hayatımızda
aklımızdan sürekli belli düşünceler gelir geçer.
Bunların bazıları ise bize ait değildir. Dünya'daki
insanlar ve hayvanların bilinçleriyle oyun oynayan,
bundan zevk alan varlıklar vardır. Bunların sıradışı
fikirlerini, kendi fikrimizmiş gibi uyguladığımız
zamanlar olmuştur. Bu fikirlerin çoğu başımızı ufak
sıkıntılara soksa da, bazıları hayatımızda büyük
değişikliklere yol açabilir. Bu varlıklardan kutsal
kitaplarda da bahsedilmiştir. Bu varlıklarla haberleşen
ve bunları yönetebilen insanlar da çıkmıştır. Bu şekilde
kendisinin başarmayacağı işleri bu varlıklar sayesinde
yapabilen, işleri bu varlıklara yaptıran, büyücü vs.
denen insanlar vardır. Bu eterik varlıklar, zamandan
bağımsız, düşünce gücüyle istedikleri yere ışıktan hızlı
bir şekilde anında gidebilen, tüm geçmişi ve geleceği
görebilen varlıklardır. Dünya yaşamında kullandığımız
beynimizin nasıl çalıştığını, nasıl bir illüzyon içinde,
fiziksel impalslar sayesinde farkındalığımız olduğunu
bilirler. Fiziksel impals ya da uyarıcı mevcut olmadığı
halde, fiziksel impalsın benzerini/simülasyonunu
beynimizde oluşturarak, bize gerçekmiş gibi görüntüler
gösterebilirler, sesler duyurabilirler. Beynimiz ise,
aradaki farkı anlayamayacağından, gördüklerinin,
duyduklarının gerçek olduğunu sanabilir. Ruh çağırma
seanslarında gelenler aslında bu varlıklardır. Sorulan
sorulara doğru cevap verirler ve dalga geçmek için
gelecekten yalan haber verirler. Ruh çağırmalarda esas
çağrılan ruhun, bu oturuma katılmasını ancak belli
kişiler, belli şartlar sağlandığında sağlayabilir,
gerisi kesinlikle şarlatanlıktır. Alkol, uyuşturucu
tüketen insanların savunma kalkanları olan auraları
zayıfladığından, bu varlıklar bu kişilerin peşine
takılır ve onların başlarına çoğu ufak tefek, bazen de
epey ciddi hallerin gelmesine sebep olurlar. Uçucu
kimyasal koklayanlar, çok yoğun depresyon altındakiler,
uyurgezerler, akıl hastaları hep bu varlıkları
kendilerine çeker. Yalnız, bu varlıkların içinde iyi
olanlar da vardır. Bunlar da, diğerleri gibi zamandan ve
mekandan bağımsız varlıklardır ve ihtiyacı olan
insanlara genellikle yardım etmede gönüllüdürler.
Bilimsel buluşlar, müthiş senfoniler, hiç kimsenin
aklına gelmeyecek ilginç fikirleri insanlara sıklıkla
rüyâ olarak gördürürler ya da kişinin aurasına bir
projeksiyon gönderip fikri gösterirler. Kişi de bu sanat
eserini ya da buluşu kendi buluşu sanır. İnsanların
içinde, tabii ki deneye deneye, yanıla yanıla doğrusunu
bularak buluş yapanlar da vardır, fakat çoğu ilham
kaynağı kendiliğinden bir anda bu varlıkların ara sıra
yardımlarıyla olur. Bu varlıklardan (iyi veya kötü
farketmez) bir sonraki loto numaralarını, etrafta gömülü
hazinelerin yerlerini vs. öğrenmek mümkündür. Buradaki
sıkıntı, bu iyi varlıklarla haberleşecek kadar kendinizi
spiritüel olarak geliştirdiğinizde, artık lotodan vs.
gelecek olan paraya ihtiyacınızın kalmamasıdır. Artık, o
para sizin için dünyevi, değersiz birşeydir.
Geliştirdiği spiritüel yeteneğini terkedip, kazandığı
parayla gününü gün eden bir insan bu güne kadar
çıkmamıştır. Ayrıca, bu varlıklarla haberleşme ve yardım
alma konularını kötü niyetle (başkalarına zarar verme,
olayların gidişini lehinize çevirme, bilinçli enerji
hırsızlığı vs.) kullanmaya kalktığınızda,
yeteneklerinizi büyük ölçüde kaybettiğinizi, ayrıca
auranızın da incelmekte olduğunu farkedersiniz.
Auranızın incelmesini ve saldırılara açık hale gelmenizi
de istemezsiniz. Kısaca, bu varlıklar, ancak aurası çok
zayıf durumda olan insanları etkileyebilir. En kolay
etkiledikleri insanlar ise akıl hastalığı olanlardır.
Paranoya, anti-sosyallik, narsizm, dissosiyatif kimlik
bozuklukları (çoklu kişilik bozuklukları), türlü
psikotik bozukluklar hep bu varlıkların eseridir. O
yüzden de bu hastalıklara Ruh Hastalıkları denir.
Aslında, daha çok eğlence yaratmak için, etkiledikleri
insan sayısını hep yüksek tutmakla uğraşırlar, skor
peşindelerdir. Ruh hastalıklarının tedavisi beyni tedavi
etmektir. Beynin, yani aklın/bilincin tedavisi de,
auranın tedavisi demektir. Sağlıklı bir akıl, sağlıklı
bir aura demektir. Bunların ötesinde ruh hastalıklarını
tedavi için yollar aramak boşunadır. Bunun tersi de
mümkündür. Çok güçlü sevgi ve özel tedavi enerjisi
göndererek, ruh hastalığı olan kişinin aurasını
onarılabilir, beyinin düzgün çalışmaya başlaması da,
fiziksel bir kusur yoksa sağlanabilir. Uzun süre derin
koma halindeki bir insanın komadan çıkması bile belli
koşullar sağlandığında gayet mümkündür. Bu yaratıklar,
isteseler bu hasta insanları tedavi edebilirler, fakat
bunu yapmazlar. Bu işlerle vakit geçirip eğlenmek, bu
varlıkların kaderidir. Yaradılış gayeleri odur. Yüce
Yaratıcı, tüm evreni ve bizi yaratırken, bunları da
yaratmıştır. Auramız güçlü olduğunda ise bunların
etkilerinden kesinlikle korunuruz. Auramızın yüksek
enerjisini delip geçemezler, bizimle hemen hiç
ilgilenmezler ve dikkatlerini aurası geçici olarak zayıf
durumdaki sağlıklı insanlara ya da en kolayı, aurası en
ince olan akıl hastalarına yöneltirler. Belli duaları ve
kelimeleri belli sayıda tekrarlayarak, bu işi kalpten ve
bilinçli olarak yaparak, nefes alıp verme teknikleri ve
meditasyonla bunları def etmek kesinlikle mümkündür.
Kendi seçtiği kaderi gereği, özel yetenekle doğmuş bazı
kişiler ise, başkalarına musallat olan bu varlıkları
herhangi bir maddi manevi karşılık almadan kovabilir,
hasta kişinin aurasındaki delikleri yamayabilir ve
aurasındaki zayıf katmanları güçlendirip, kalkanlar
oluşturabilir. Eğer işinin ehli ise, tüm bunları bir an
gibi kısa bir zamanda, o kişiden çok uzak mesafeden bile
yapabilir. Hayvanların çoğu, özellikle memeliler,
auralarımızı gördüklerinden, bu tür auraları güçlü
insanlara zarar veremezler. Efsun denen iş, auranın
belli bölgelerine hayatın sonuna kadar konan bir
yamadır. Yılan ısırmaz, arı, akrep sokmaz hale gelir.
Bu iş ya doğuştan gelen yetenektir ya da yeteneği olan
kişi bunu ustasından öğrenebilir. Bu işlerden iyi
anlayan birinin gözetiminde yapılmayan, kendi kendine
aura ve enerji işleriyle uğraşma işi yarardan çok zarar
getirir, getirmiştir. Bu varlıklar, bu tür değişik
arayış içinde olan meraklı ve tecrübesiz kimseleri
anında belirleyerek, uğraşacak yeni kurban bulmuş
olurlar. O yüzden, bunların hedefi ve oyuncağı
olmayınız. Vücudunuza iyi bakın, güzel uyuyun,
güzelliklerle hayatınızı şekillendirdiğiniz sürece
güvendesiniz demektir.
Bu varlıkların arasında ölmüş insan ışık
bedenleri bulunur. Ölmüş insan ışık bedenleri, ya
öldüklerini inkâr etmekte ya da zamansız öldüklerini
düşünerek, kendi cennet ya da cehennemlerini yaşamak ve
sonrasında yükselişe geçmek yerine, dünyada ve
spatyomda/arafta takılmayı seçenlerdir. Bu ölmüş insan
ışık bedenlerinin bazıları (obsedörler), bir süre sonra,
bahsedilen o varlıkların, aurası zayıf insanlara
musallat oluş tekniklerini gözleyip inceleyerek,
sistemin nasıl çalıştığını az çok anlamaya
başladıklarında, sırf merak ve intikam amacıyla,
dramatik şekilde auraları zayıf insanlara yönelirler ve
aynen o yaratıklar gibi onlara zarar vermeye, obsesyon
yapmaya çalışırlar. Hatta çoğu zaman verdikleri insafsız
zarar, o diğer insan olmayan ismi üç harfli yaratıkların
verdiklerinden fazla olur. Ölmüş insan ışık bedenlerinin
dünyada ve 4. boyuttaki bu arafta/spatyomda bu tür boşa
zaman geçirmesi işi bazen çok uzun sürebilir. Hatta
bunlardan bazısı, kendisini o yaratıkların efendisi gibi
filan da görüp, kendine değişik bir sistem veya çete
gibi, mafya gibi bir düzen de kurabilir. Bu düzenlerin
bazısı oldukça eskidir. Ama sonuç olarak çoğu bir yere
kadar işler, sonra da kaçınılmaz şekilde sona erer.
Fakat, spatyomun bu ilk aşamasının çok vakit geçirilecek
bir yer olmadığı gibi, güzel insan ruhunun yükselişi
için çok fazla kalınmayacak geçici bir safha olduğunu
belirtelim. Evrendeki herşeye ve olan bitene izin veren
Yüce Yaratıcı, en alt kademesinden en üst kademesine
kadar ki bütün enerji safhalarında ve boyutlarındaki her
olan bitene de izin vermekte olduğundan, ne dünyada olup
biteni, ne de ölüm sonrasında bu yaşananları yargılamaya
hakkımız yoktur. Herşey O'nun izniyle vuku bulmaktadır.
Ölüm sonrası, dünya ve spatyom denen araf arasında gide
gele, bu ölmüş insan ışık bedenleri/bilinçleri de bir
süre sonra benimsediklerini sandıkları bu işlerden
bıkarlar ve gerçeği kabul ederler. Ayrıca, yukarıda
bahsettiğimiz, kişiye göre değişen uzunluktaki cennet
safhasını spatyomun bir üst seviyedesinde yaşama fikri,
bir süre sonra bu ölmüş insan ışık bilinçlerine de
çekici hale gelir ve bu sefer 4. boyuttaki arafın eterik
ilk seviyesi ve 3. boyuttaki fiziksel dünya ile
bağlantılarını koparırlar. Yol göstericilerin çeşitli
şekillerdeki destekleriyle zaten başka şansları da
yoktur.
Öldükten bir süre sonra, bilincimiz ve
auramız sonsuz büyüklüğe ulaşır. Bu büyük sonsuzlukta
bilinç, tüm evreni kaplar, evreni karşıdan seyir
durumuna gelir. Evrendeki her bir atomun, tek tek nerede
olduğunun bilincinde ve farkında olunduğu bir aşamadır.
Fiziksel evrenle bulunulan son kontak, ilişki bu
aşamadır. Bundan sonra fiziksel evrenle bağımızı
keseriz. Çünkü, fiziksel evren artık cazip gelmez.
Evrenin insan gözüyle görünen ve görünmeyen tüm işlevini
görür, anlar ve idrak ederiz. Çok özel görevlerle
dünyada yaşamış ya da yaşayan insanların auraları ise
çok parlaktır. İnsan gözü auraları göremediği için,
kimin ne olduğunu anlayamayız. Auralarla ilgili çok
kitap ve bilgi paylaşılmıştır. Bunları okuyarak
kendinizi geliştirebilirsiniz, zamanla (kendi auranızın
içinden) aynada kendi auranızı, elinizi, bacağınızı
saran eterik bedeninizin bazı katmanlarını, sonra da
başkalarının, hayvanların, bitkilerin ve sonunda
binaların, taşların vs. auralarını görmeye
başlayabilirsiniz. Hatta kendinizi geliştirdikçe,
binaların, duvarların şeffaflaştığını farkeder, bu
yapıların arkalarını görebilir hale bile gelebilirsiniz.
Daha ileriki safhada, artık tüm dünyayı şeffaf olarak
görebilir, herşeyin birbiriyle iç içe olduğu o zengin
renk karmaşasına erişirsiniz. Bu şekildeki yeteneğin
yükselmesi işi, kademe kademe ve yavaş olur. Her
aşamada, algı işi, kendi auranızın içinden olduğundan,
auranızın bu iş için uygun duruma önceden getirilmesi
zorunluluğu vardır. Tertemiz, pırıl pırıl parlayan,
büyük bir eterik beden elde etme işi çok zordur.
Şartlanmalardan arınmak esastır. Yaratıcı tarafından
özel olarak görevlendirilen peygamberler, göz
kamaştırıcı parlak beyaz devasa auralarıyla insanlardan
ayrılır. Bunların eterik bedenleri tüm evren
büyüklüğündedir. Auramızın ince mi, kalın mı, yaralı mı,
güçlü mü olacağı, önceden kaderimizde bizim tarafımızdan
belirlenir. Dünyada insan olarak doğmadan önce,
seçtiğimiz pek çok detaydan birisidir bu. Başkalarının
aurasını göremeyeceğimiz önceden belli ise, ne yaparsak
yapalım bu konuda ilerleyemeyiz. Doğuştan aura görenler
ise, ilk başlarda, bunun çok doğal birşey olduğunu,
herkesin birbirinin aurasını zaten görebildiğini
düşünür. Bu yeteneğinin sadece kendisinde olduğunu
sonradan farkettiğinde ise, alay konusu olup, garip
gözlerle bakıldığından dolayı, sonra bunu kimseyle
paylaşmama kararını alır. Ancak çok güvendiği ve sevdiği
kişilerle paylaşarak, gördüğü aura renklerini
yorumlayarak hastalıkları haber verebilir. Bu özel
kişilerin bazıları ise sadece görmekle kalmaz, şifacı da
olabilir. Daha önce de dediğimiz gibi, bu aura onarma ve
pranik şifa dağıtma işini, kolaya kaçarak, kendi
enerjisini kullanırsa, bu iş onu epey yorar. Bu özel
kişilerin pek azı ise, kendi enerjisini kullanmak
yerine, kendisini bir aracı, bir aktarıcı olarak
kullanarak, sonsuz enerjiden pranik enerji çekerek,
başkalarına şifa dağıtmayı öğrenebilir. Bu tür çok özel
insanlar da vardır ve bu yeteneklerini asla sosyal çıkar
için, para kazanmak için kullanmazlar. Bu kişiler,
Akaşik Kayıtlarla, yani özel kolektif birikim enerji
düzeyi ile ilişki halinde olmakla zamanlarını
geçirirler. Akaşik Kayıtlar, sayısız sayıdaki tüm
evrenlerdeki bilinçlerin, sayısız yaşamlarında elde
ettikleri bilgi, anı ve tecrübelerin her an kayıtlandığı
yerdir. Aslında, fiziksel olsun, eterik olsun tüm
bilinçlerin yaşadıklarının, birey birey tüm bilginin bir
araya getirilerek, kolektif bir şekilde kayıtlanmasıdır.
Her bir atomun, her bir bitkinin, her bir hayvanın,
kısaca canlı cansız fiziksel olarak evrendeki tüm
tekâmülün, her aşamasının kayıtlandığı yer olup,
bakıldığında her bir kayıt, şimdi o an oluyor olarak
görünür. Akaşik kayıtlara ölmeden, dünyada insan olarak
yaşayarak ulaşan seçilmiş insanlar mevcuttur. Bu
seviyeye, doğru şekilde meditasyon yaparak ulaşmak
mümkündür. Kutsal kitaplarda türlü türlü ismi olan bu
kayıtlar, Kur-an'da Levh-i Mahfûz olarak geçer.
Tüm mutlak geçmiş ve mutlak gelecek orada kayıtlıdır. Bu
yüzden, zamanın olmadığı, bir geçmişin ve geleceğin
olmadığı bir enerji seviyesi ve bilinç düzeyinde bulunan
kayıtların içeriği ve şimdiliği, dünyadaki insanların
ilk başta aklını karıştırır. Buraya olan bağlantı
sayısının çokluğu da dikkat çekicidir. Akaşik Kayıtlara
bakarak dünyanın tarihini, evrenlerin tarihini okumak
mümkündür. Akaşik Kayıtlardan faydalanıp
faydalanamayacağımız ise kaderimizde yazılı ise
mümkündür. Kaderimizi ise biz doğmadan önce kendimiz
belirliyoruz. Hayatımızdaki kararlarımız ve kaderimiz
önceden bellidir. Biz, tüm seçimlerimizi ve kaderimizi
kendimizin belirlediğini sandığımız bir illüzyonda
yaşamaktayız. Bu illüzyondan ölerek kurtulmadıkça, bunun
farkına da varamıyoruz. Kendimizi öldürdüğümüzde de, en
büyük cezaya tabi olup pişman oluyoruz. Çünkü, dünyaya
gelmemizin amacı, bir an önce ölerek yüksek boyutlara
gitmek, Akaşik kayıtlara erişmek vs. değildir. Ölümden
önce bulunduğumuz boyutta, biz, kendimiz dünyada insan
formunda doğup yaşamayı seçiyoruz. Sonsuz yaşam
safhasındaki bilincimiz, hem kendimiz için, hem de
akaşik kayıtlara ilâve edilecek yeni tecrübeler için,
kendisini sonlu bir geçici hayata sıkıştırıp, insan
denen fiziksel bedende, geçmiş yaşamını unutarak,
doğmayı seçiyor. Beyin denen organ, tüm illüzyonu
bilince yaşatırken, aynı anda bilincin faaliyette
olmadığı anlarda da çalışmaya devam ediyor. Dünya'daki
yaşam, beyin denen cihazın kullanımı için
tasarlanmıştır. Onun bize yaşattığı illüzyonik yaşamdaki
herşey, mucizedir. Fiziksel yaşamdan önceki ve sonraki
bilinç seviyesindeki mucizelerle kıyaslanamayacak bir
seviye olsa da, fiziksel yaşam bir mucizedir. Bunun
farkında olup, düzgün bir hayat yaşamak amaçtır. Ailenin
önemini daha önce vurgulamıştık. Auramız mucizelerden
birisidir. Onu kuvvetli tutmak ve bunu sürdürmek ne
kadar önemli ise, fiziksel bedenimize de iyi bakmak bir
o kadar önemlidir. Sonra, sıra ailemiz ve etrafımızdaki
insanlarla iyi ilişkilere gelir. Sonra da sırada
hayvanlar ve doğayla ilgili ilişkilerimiz vardır.
Spiritüalizm konusunda kendimizi bilgisiz bıraktığımızda
ise halimiz komiktir. Başka insanlara musallat olan
varlıklardan, hayvanlardan korkarız. Bunlardan ve
yarattığı korkulardan kurtulmak için şarlatanlara
gideriz. Geleceği görmek için falcılara gider boşa para
ve zaman israf ederiz. İyileşmek için şarlatanlara para
veririz. Hem iyileşmez, hem de paramızla rezil oluruz.
Düzgün bir insanla evlenmek için adaklar adarız, bir
işin düzgün olması için hayvanlar keseriz. Şartlanmalar
sorgulanmayınca, adetler ve yapılagelenler benimsenir.
Özetle, dünyada yaşayan herkes özünde eşittir ve
tekamülü için kimseye ihtiyacı yoktur, başka canlıları
bunun için öldürmeye de ihtiyacı yoktur. Kimseye
ihtiyacınız olmadan, bedeninize iyi bakabilir, auranızı
güçlendirebilir ve insanlarla iyi ilişkiler içinde
olabilirsiniz. En büyük, ama en büyük pişmanlık,
öldükten sonra, illüzyon bile olsa, dünya yaşamından
kopmadır. Bu bağın ne zaman ve nasıl kopacağını ise
bilmiyorsunuz. Yaşama dört elle sarılın ve doğayla uyum
içinde olun. Doğayla uyum içinde olma, doğayı değiştirip
yönetme değildir. İnsan, doğadan üstün değildir. İnsan
da, doğa da birer mucizedir. İki mucizenin bir arada
uyum halinde yaşama mucizesini sağlamaya odaklanın.
Hayvanlar ile ilgili neler
söyleyebilirsiniz?
Hayvanların yaratılma amacı, insanlarda
vicdan gelişimi içindir. Tüm hayvanlar, özellikle
arılar, insan yaşamının devamı için yaratılmıştır.
Hayvanların ışık bedenleri, öldükten sonra spatyomdaki
ayrı bir enerji seviyesine gider. Burada insan ışık
bedenlerinin hiçbirisi yoktur, sadece hayvanlarla
görevli yol gösterici hepsi gönüllü rehberler vardır.
Hayvanların ışık bedenlerinin insanların ışık
bedenlerinden farkı, hayvanların spatyomunda vicdan
muhasebesi aşaması yoktur, orada yüzleşecekleri anılar
onlara gösterilmez. Cennet ve cehennem aşamalarını
yaşamazlar. Kelime kökeni canlı yaratık olan Allah'ın
sıfatlarından biri olan El-Hayy ile yeryüzündeki
tüm hayvanlar yaratılır. Hayvanlar, hayatın kaynağının
bir yaratıcısı olduğunu kanıtlayan dilsiz şahitlerdir.
Yeryüzündeki her türlü hayvanın doğuştan sahip olduğu
avlanma, yuva yapımı, yavru bakımı, göç etme,
tehlikelerden korunma gibi içgüdüler, Allah'ın onları
her an gözetip hayatlarını devam ettirdiğinin, Kayyum
sıfatının da bir göstergesidir. Hayvanların ışık
bedenlerinin de bir tekamülü vardır. Ya bizim dünyamızda
ya da başka dünyalarda yine hayvan olarak
bedenlenebilirler. Bunların hangi dünyada hangi bedende
doğup öleceğine dair yol göstericiler bu işleri
yürütürler. Bu görevleri kendileri seçip fedakarlık
yapmaktadır. Bu fedakarlıkla kendi tekamüllerini
sürdürürler, enerjilerini yükseltirler. Bir hayvan ışık
bedenin ilerideki bir tekamül aşamasında insan olarak
doğması ve tekamülüne devam ettiği nadir durumlar da
vardır. Hayvanların asıl yaratılma amacının, insan
fiziksel dünyadaki yaşamında vicdanının gelişimi için
olduğunu tekrar vurgulamalıyız. Öldükten sonra hiçbir
ışık bedenli bilincin yanında hayvanı yoktur. Hayvanlar
ayrıca, insan hayatının dünyada devamı ve sürekliliğini
sağlamaktadırlar. Hayvanların hangi hayvan olursa olsun
en küçüğünden en büyüğüne hepsinin aurası vardır. Hepsi
Allah tarafından yaratılmıştır, öldükten sonra ışık
bedenleriyle spatyom denen, düşük ve yüksek enerjili
katmanlardan oluşan arafın hayvanlara ait kısmına
giderler. Bu kısımda ölmüş insanlara ait ışık bedenler
asla bulunamaz demiştik. Dünyadaki yaşamında çok sevdiği
bir hayvanına büyük sevgi duyan insan ışık
bedenleri/bilinçleri bu çok sevdikleri hayvanlara karşı
özlem duymaya devam edebilir. İnsan ölmüş ışık bedenleri
o sırada spatyomun hangi seviyesinde olursa olsun ölmüş
hayvanına karşı duyduğu güçlü sevgi bağı sayesinde,
sevdiği hayvanın ışık bedeniyle bir süre birlikte vakit
geçirebilir. Buna tekamülü kolaylaştırmak adına izin
verilir. İnsan ışık bedeni/bilinci spatyomdaki arınma ve
farkındalığı arttıkça hem dünya yaşamına karşı duyduğu
ilginin azaldığını hem de dünya yaşamında birlikte zaman
geçirdiği sevdiği hayvan ya da hayvanların ışık
bedenleri ile bir arada zaman geçirmeye karşı ilgisinin
azaldığını görür/farkeder. Çünkü, o hayvan ışık
bedeninin de kendine ait ayrı bir tekamülü vardır. Bir
süre sonra aradaki bağ zayıflar ve bir arada olma işi
son bulur. Başka dünyalardaki farklı türdeki hayvanlar
öldüklerinde ilk başta kendi gezegenlerine ait ayrı, o
dünyaya özgü spatyomdaki hayvanlara ait enerji
seviyesine gelir gibi görülür. Aslında dediğimiz gibi
spatyom bir tanedir. Farklı dünyalardaki ölen
hayvanların enerji bedenleri yine aynı spatyom
seviyesine gelir. Farklı spatyommuş gibi ilk algılanan
fikir aslında bu hayvanlara o dünyaya ait farklı bir
şekilde yol göstericilerin yaklaşma tarzıdır. Aynı
karmaşa insandan farklı zeka sahibi yaratıklar öldükten
sonra onların geldiği spatyomda da yaşanır. Aslında,
evrende hangi dünyada ölürse ölsün hayvan da olsa insan
da olsa başka bir canlı da olsa geldiği spatyom aynıdır.
Gösterilen ilgi, gösterilen geçici vizyonlar, alıştırma
aşamaları o canlıya özgü olduğundan karşıdan ilk
bakıldığında sanki farklı spatyomlar varmış gibi
algılanır. Yani, başka bir dünyanın insana hiç
benzemeyen insan gibi akıllı bir canlısı öldüğünde, o
dünyanın spatyomuna gittiği, orada bizim dünyada ölen
insan ışık bilinçlerinden ayrı bir spatyomda muamele
edildiği, sanki her bir dünyanın spatyomunun ayrı ayrı,
birbirinden farklı olduğu düşünülür. Aslında, hangi
dünyada hangi akıllı canlı hangi fiziksel bedende ölürse
ölsün, tek olan spatyoma gelir. Sadece geldiği enerji
seviyesi farklıdır. Bir süre her bir farklı dünyaya ait
canlının ışık bedeni spatyomun enerji seviyelerinde,
birbirlerinden ayrı ayrı muamele görür, yardım edilir,
yol göstericilikte bulunulur, rehberlik edilir.
İlerleyen aşamalarda spatyomdaki daha üst seviyelere
arına arına yükselinirken bunların hepsi kaynakları
farklı da olsa bir araya gelinir. Spatyomda bir süre
sonra bakarsınız ki, bir aşamadan sonra etrafınızda
farklı dünyalarda ölmüş farklı vücutlara sahip
insanları, insansıların, yaratıkların hepsinin ışık
bedenleri aynı seviyedeki tekamül seviyesinde bir
aradadır. Orada herhangi bir cinsiyet, şekil, fiziksel
beden olmadığı için, birbirlerine çok benzeyen farklı
renklerde ve farklı parlaklıklarda ışıklarsınız. Bu
aşamada bu farklı bilinçlerin birbirleri ile paylaşacağı
çok fazla şey vardır bunu da yazalım. Farklı dünyalara
ait tekamül aşamaları spatyomun son enerji seviyesinde
bir araya gelir dedik. İşte tam burası spatyom
aşamasının sonudur. Tıpkı ölünce bir tünelden çekilip
spatyoma geldiğiniz gibi, spatyomun bu son aşamasında
başka bir tünelden çekilip bir üst seviyeye
çekilirsiniz. Bundan sonra spatyoma geri dönüş
genellikle yoktur. Çünkü, spatyoma ait tüm
enkarnasyonlar tamamlanmış, eksikler giderilmiştir.
Spatyom, enkernasyonların fiziksel yaşam sonrası
aşamasındaki eksikleri giderme aşamasıdır. Spatyom
sonrası tekamüldeki eksiklikleri giderme aşamalarına
geçilir. Bunlar gönüllü olarak çeşitli görevler alma,
çeşitli alt enerjili aşamalarda rehber olma, Akaşik
Kayıtlarla ilgili olan görevler gibi görevlerdir. Bu
görevler alınır ve işler yapılırken, sürekli olarak çok
yükseklerde, yüksek enerji seviyelerinin farkına
varılır. O enerji seviyelerine ulaşım, iletişim yoktur.
Sadece bilirsiniz, parlak ışıklarına bakarsınız. Bir an
önce yükselip o boyutlara yükselmeye can atarsınız.
Katlarda yükseldikçe, tekamül bakımından büyük küçük
eksiklerinizi tamamladıkça, sizin gibi eksiklerini
neredeyse tamamlamış yüksek enerjili bedenli bilinçlerle
birlikte olursunuz. Bu yüksek aşamalarda hala yapılmamış
bazı görevler olduğunu bilir, bu görevleri ne zaman
nasıl halledileceğiyle ilgili konuşursunuz daha doğrusu
yüksek hızda telepatik diyebileceğimiz şekilde iletişim
kurarsınız. Buradaki iletişim şeklinin aynı anda çoklu,
insan beyninin algılayamayacağı tarzda karmaşık olduğunu
yazalım.
Bedenlerimiz hakkında kısa bilgi verir
misiniz? Ruh bu beden kavramı içinde nerededir?
Ruhumuza yüksek titreşimli gümüş renkli
bir kordonla bağlıyız. Bu bağa seyyalevi bağ da denir.
Tüm ruhlar 12. Boyutta bulunur. Dünya yaşamı gibi 3.
Boyuttaki fiziksel bedenimiz, astral seyahat yaparken
astral bedenimiz, öldükten sonra spatyomdaki ışıklı
bilinç bedenimiz hangi beden olursa olsun 12. Boyuttaki
asıl ruhumuza bu kordonla daima bağlıyız, bağlantılı
haldeyiz. Fiziksel, duygusal, entelektüel, zihinsel,
enerjisel spiritüel (eterik astral beden) olarak katman
katman bedenlerimiz var. Hastalıklarımızn tanısını
eterik bedeni gören birisi yapabilir. Eterik bedenimizin
şekli vücudumuzun şekliyle aynı gibidir. Eterik bedenin
üzerinde rengarenk renklerde zihinsel bedenimiz, bunun
üzerinde hafif sarı renkteki duygusal bedenimiz, hepsini
kapsayan, titreşimi en yüksek olan ruhsal bedenimiz
vardır. Şifa dağıtanlardaki en kalın beden bu ruhsal
bedendir. Bedenlerimiz fiziksel yapıdaki insan
vücudumuzdaki çakralarla sürekli ilişki halindedir. 12
çakra (taç, göz, boğaz, kalp, solar pleksus, sakral,
base, fiziksel çakra ya da yıldız çakrası, Ay ile ilgili
karmik, iletişim, enerji ya da eterik çakra ve duygusal
çakra, mental, arketip ve spiritüel olmak üzere) direkt
ruh ile bağlantılıdır. Başka dünyada insana hiç
benzemeyen farklı yapıdaki bir yaratık, dünyada insan
olarak bedenlenmeyi isteyebilir. Böyle bir istek
olduğunda, çakra ve beden sistemine uydurulması için
ayarlamalar yapılır. Çoğunlukla bu varlık, insan olarak
dünyada yaşamına bir bebek olarak doğup büyümekle vakit
kaybetmek istemeyebilir. Sağlıklı belli bir yaşa gelmiş
bir insan bedeninde bedenlenebilir. Bu iş için çoklukla
kaza geçirmiş, bilincini kaybetmiş insanların bedenleri
seçilir. Kazayı geçirecek olan insanın özbenliği,
dünyadaki hayatını seçerken ve kontratını yaparken böyle
bir kazayı geçirip spatyoma dönme kaderini seçmiş
olabilir. Bu sağlıklı insan vücutları ise bu tür
anlaşmalarla başka birisiyle hayatına devam eder, sadece
o cesedi kullanan bilinç değişir. Bu değişikliği o
insana yakın akrabalar, eşler, çocuklar aradaki farkı
anlayamaz. Çünkü bedenlenen başka dünyadan gelen canlı,
o vücuda yerleştirildiğinde o fiziksel bedene ait tüm
hatıralara erilebilecek şekilde o vücuda geçer. Sadece
aldığı bazı kararlarda, yöntemlerde çok az bir şeyler
farklı olabilir. Kısaca, fiziksel dünyadaki bedenimizi
yöneten bilinçler bazen değişebilir. Bu değişiklikler
önceden yapılan kontratlarla sabittir, zamanlaması
bellidir. Bazen, beden aynı olsa da kullanıcı bilinç
farklı olduğundan, aynı hatıralara sahip olsa da
sergilediği yetenekler bambaşka olabilir. Yeteneklerin
bazısı ise bilinçli olarak çok üst düzeyde yapılır, sırf
örnek olsun, dikkat çeksin diye. Bu gibi aniden gelişen
ve sergilenen olağanüstü yetenekler, diğer insanlar
tarafından geçirilen o kazaya yorulur (Savant Syndrome)
ve o insanın durumu öylece kabul edilir.
Özbenliğimiz seçimlerini neye göre
yapıyor?
Özbenliğimiz yani ruhumuz, sonsuz bir
hayat yaşadığından, bulunduğu boyutlarda (başka
boyutlara gidip gelebiliyor) diğer ruhlar gibi kendi
isteği ile üstlendiği çeşitli görevlerde bulunduğundan,
bu görevler sırasında, en alt enerjili boyutlardan
birisi olan bizim fiziksel evrenimizde de bulunması
gerekiyor. Bu, ister sadece bir kereye mahsus mu olacak,
birçok defaya mı mahsus olacak onun ihtiyacına bağlı bir
şey. Fiziksel dünyamızda, yani bulunduğumuz boyuta hiç
gelmeyen ruhlar da var. Yani, tekamül için fizikselliğe
ihtiyaç duymayan ruhlar bunlar. Ama eninde sonunda merak
ya da başka ihtiyaçlarla insan olarak bir şekilde
bedenlemeyi seçiyorlar. Bazıları, anne karnında ölmeyi,
kısa bir yaşamı seçiyor fiziksel olarak. Bazıları, bizim
dünyamızdan farklı bir dünyada insan formundan farklı
bir yaşam formunu deneyimlemeyi seçebiliyor. İnsan
olarak yaşamı seçenler ise, iki cinsiyet olduğundan,
diğer cinsiyeti de deneyimlemek için tekrar gelebiliyor.
Hatta, her iki cinsiyeti bir arada yaşayan, erkek doğup
kadınca bir hayat yaşayan, kadın doğup erkek gibi
yaşayanları da deneyimlemek istiyorlar. Seçimler sonsuz.
Nihayetinde, dünya denilen fiziksel büyük imkanlar
boyutunda doya doya her türlü fiziksel tecrübeyi
yaşayarak sonunda fizikselliğin ne anlama geldiğini
idrak ediyorlar. Fiziksel tecrübe kısmı zayıf olan
ruhların üst seviyelerde en büyük eksiklikleri de budur.
Soğuk-sıcak, aydınlık-karanlık, mutluluk-mutsuzluk gibi
aslında tek ve bir olan herşeyin bu şekilde zıt olarak
ikiye bölündüğü dualite onlara ilginç geliyor ki,
geldikleri boyutlarda bunların hiç birisi mevcut değil.
Espri, kahkaha, gülme olarak bakarsak, orada bunlar da
yok. Sadece gülme ve neşelenme olarak işin espritüel
kısmı bu spiritüel varlıklara ilginç geliyor. Yargısız,
herşeyin tek ve bir olduğu bir boyuttaki yaşayanlar için
fiziksel dünyamız, evrenimiz inanılmaz bir fırsatlar
ülkesi. Kurulmuş oyundaki en ilginç yerlerden biri.
Bulunduğu enerji seviyesinde yürünecek bir zemin
olmadığından, tutmak için elleri olmadığından, konuşmak
için ağzı olmadığından, koşmak, yürümek, başka bir
fiziksel bedene dokunmak, sevişmek, bir fiziksel bedene
sahip olup ona iyi bakmak, dışarıdaki serinleten rüzgarı
hissetmek, denizde yüzmek gibi insan için sıradan hisler
onların bulunduğu seviyede mevcut olmadığından ilginç
geliyor ve tekamüllerindeki en büyük ve en zorlu
aşamalardan birisi olan, insan olarak dünyada bir hayat
sürmeyi kendileri seçiyorlar.
Akaşik kayıtlara ulaşma şansım nedir?
Bu ancak kaderinizde yazılı ise
mümkündür. Kaderimizde ne yazıldığını bilmiyoruz. Ancak,
akaşik kayıtlara ulaşma çabası, bu işe vaktit ayırmak ve
bir dereceye kadar (kaderde yazılı olan dereceye kadar)
ilerlemek mümkün. Denediğimizde ise, Akaşik Kayıtlara
ulaştığımızda ancak, kaderimizde buraya ulaşabileceğimiz
yazılı imiş ki ulaşabildik diyeceğimize göre, tek
inisiyatif, denemektir. Ulaştığımızda ise oradaki
kayıtların şimdiliği, bağlantı çokluğu, bilgi
karmaşasının büyüklüğü, çokluğu, başının sonunun
olmaması bize ilk başta anlamsız bir kaos gibi gelir.
Bazıları buraya geldiklerinde görünüşü anlamsız
olduğundan, hiç birşeye benzemediğinden, bilinç burayı
rafları kitaplarla dolu büyük bir kütüphane olarak bile
gösterir. Ayrıca, oraya ulaştığımızda oradaki anlık
güncellenen dinamik bilgi ortamına kendi auramızın
içinden bakıyor olacağız ki, eğer auramızda
şartlanmalarımız yüzünden lekeler var ise, kayıtları
okumak, anlam çıkarmak daha da imkansız hale gelecektir.
Auranın ak ve pak olması, kayıtların okunabilirliğini
kolaylaştırıcı ilk unsur ise, fiziksel bedenimize iyi
bakmak, şartlanmalardan kurtulmak, herşeyi mümkün
olduğunda nötr görmek, nötr yaşamı sürdürmek, Akaşik
Kayıtlara eğer ulaşabildiğimizde oradan bir fayda görmek
ikinci unsurdur. Düzenli uyku, alkolsüzlük, fiziksel
dünyanın zevklerinden maksimum zevk almak, güzel bir
yaşam ama şartlanmalardan arınmış bir yaşamla ancak aura
güçlenip, lekeleri yok oluyor. Ancak o zaman eğer
kaderimizde yazılı ise Akaşik Kayıtlara ulaşmak ve
faydalanmak mümkündür. Bu arada, dünya yaşamının tek
amacı Akaşik Kayıtlara ulaşmak değildir bunu da
belirtelim.
Şimdi birini gördün. Elin ayağın
birbirine girdi mesela. Sen mi seçmiş oluyorsun yoksa
kaderimiz de yazılı olan bir şey mi gerçekleşti?
Aşk, sevdiğini sanma illüzyonudur. Amacın
ya cinseldir, cinsel çekim vardır ama sen bunu
düşünmemeye çalışır ve ilgi duyduğun karşı cinse daha
ulvi duygularla yaklaşabileceğin sanrısıyla yaklaşırsın.
Aşk, abartılmış bir sevgidir. Geçicidir. İnsan ruhunun
her ikisine de ihtiyacı vardır. Kısa süreli aşklar, bir
süre sonra seni, ilerideki asıl büyük aşka seni
hazırlıyor sanrısıyla kendini avutursun. İki farklı
cinsiyet, geçici aşk illüzyonuyla birbirlerinin
çekiciliğine karşı koyamayıp birlikte olabilirler. En
büyük aşklarını yaşadıklarını sanırlar ki, aslında olan
biten tamamen üzeri örtülü fiziksel ihtiyaçlar ve
meraktır. Kaderimizde kaç kişi ile fiziksel ilişki
kuracağımız, bunların süreleri, fiziksel ilişkisiz kaç
platonik aşk yaşayacağız vs herşey ama herşey yazılıdır.
İlgi duyduğumuz insanların kaderlerinde de bunlar aynen
yazılı olduğundan, karşılıklı yaşanması yazılı olan
ilişkiler zaten yaşanacaktır. Aşk, sevilme ihtiyacımızı
gideren, ama karşısındakine de birisini sevebilme
ihtiyacımızı gideren bir mekanizmadır. Boyutlar üstü,
yüksek boyutlarda cinsiyet olmadığından fiziksellik de
olmadığından seks yoktur. Bunun eksikliği bile dünya
yaşamı için üst boyuttakilere cazip gelmektedir. Orada
salt sevgi var. Sekssiz aşk ve sevgi. Bizim boyutta ise
hem sekssiz aşk, hem seksli aşk, hem de aşksız sevgisiz
salt seks var. Seçenekler de epey çok. Birisini
gördüğünde onu görmen kaderinde yazılı ise görüyorsun.
Gidip tanışıp şansını denediğinde red mi olacak devam mı
edilecek, önceden kaderinde yazılı. Tıpkı Akaşik
Kayıtlara ulaşma imkanı gibi bunu ancak deneyerek
öğrenebiliyorsun. Denemekten korkmayacağız.
Ulaştıklarımız ise tecrübe olacak, ama bedensel ama
duygusal, ama ikisi de.
Boyutlar üstü tamam diyelim; ama bizim
boyutta mesela akaşik kayıtları anlamamız için belirli
seviyeye ulaşmamız gerekirken bile, ilahi aşkı anlamak
için beşeri aşk gerekmez mi? Yani, Beşeri aşkla yanmadan
ilahi aşka ulaşılabilir mi?
Akaşik kayıtlara aseksüel, hiçbir cinsel
hayatı yaşamayanlar ulaşabildiği gibi, cinsel hayatı
yaşayanlar da ulaşabiliyor. Aseksüellerin daha rahat
ulaşabildiği ise bir gerçek. Cinsel çekim, cinselliğin
kendisi ve orgazm ile boşalma, fiziksel bedene büyük bir
haz verse de aslında bedenimizi yoran, auramızı geçici
olarak zayıflatan bir hadisedir. O yüzden eski Çinliler
başta olmak üzere buna bir çare aramışlar ve bulmuşlar.
Seksi kullanarak mantrayı, enerjiyi yükselterek aurayı
çok güçlendirmek. Bunu yapabilmek için bol bol seks
yapıp hiç boşalmama yolunu seçmişler. Sevişip, boşalmaya
yaklaşınca öpüp banyo yapıp uyuma yoluna gitmişler. İlk
başlarda bu boşalmama durumu aşağılarda şişme, ağrı gibi
sorunlara yol açsa da, hemen herşeye uyum gösteren
mucizevi bedenimiz bir süre sonra bu boşalmama işine de
alışmış. On (10) boşalmama diye bir sınır koymuşlar.
Yani her gün seks, ama her seferinde ejekülasyon yok.
Bunu önce iki, sonra üç diye adım adım yıllara yayarak
vücudu eğitmeye çalışmışlar ve başarılı da olmuşlar. İki
kazançları olmuş. İlki, zaten boşalmadıklarından hemen
birkaç saat ya da ertesi gün yeni bir ilişkiye hazırlar.
İkinci kazanç ise, auranın güçlenmesi. Bu şekilde, imkan
varken, yani rahat rahat hem de karşılıklı boşalma
imkanı varken boşalmamayı seçen çiftler, spiritüel
işlerini de aksatmamış oluyorlar. İnanılmaz zor ve
başarılması çetin bir denemedir. Bunlara beşeri aşk
dersek eğer, bunlar olmadan da Akaşik Kayıtlara tabi ki
ulaşılabilir. İlahi aşk ise oyun kurucu olan Büyük Tümel
Akla ulaşabilme aşkıdır ve orgazmların en büyüğüdür.
Bizim fiziksel hayatımızda yaşadığımız birkaç saniyelik
orgazm, tam da odur, tek fark, bu orada süreklidir,
sonsuzdur. Orada fiziksel bir beden olmadığı için bu
süreklilik orada normal bir şey, burada ise ölümcüldür.
Fiziksel dünyada yaşayabileceğimiz en büyük aşk, bunun
yanında çok zayıf kalır. Orada öyle, burada böyle.
Buradakinden maksimum verim almaya bakalım.
Kutuplara gidip kuzey ışıklarını görmek
istiyorum. Benim özbenlik yanlış fiziksel beden mi
seçmiş acaba?
Özbenliklerin hiç birisi yanlış karar
vermez, isteği dışında bedenlenmez. Bu işe karar
verdiğinde kaderini, cinsiyetini, yaşamını, tarzı, kötü
ve iyi günleri kendi seçer. Hiçbir varlık buna müdahale
etmez, seçimlerin en ekstremlerini bile yargılamaz.
Kraliçe olmayı da ya da Down Sendromlu biri olmayı da
seçebilir. Özbenlik yani biz, yani ruhumuz,
süperbilincimiz madem yanlış bir seçim önceden yapmıyor,
o halde herşey tamamdır. İnsan yaşarken ailesini,
çevresini sorguladığı gibi kendisini de sürekli sorgular
ki bu gayet normaldir. Şimdi, tüm tekil ve aslında Tek
kaynaktan gelen tekil şeylerle (mutsuzluk-mutluluk,
sıcak-soğuk vs.) doğduğu ilk günden beri formatlanan
beynimiz, kaçınılmaz olarak bir yargı ve karşılaştırma
kavramına sahip oluyor ki amaç zaten bu. Doğmadan önceki
durumda yargılama yok. Orada hiçbir enerjik varlık
kendini bir diğeriyle karşılaştırmıyor. Bir yarış yok,
yaranma, göze girme, mobbing, siyaset, iftira, suç vs.
hiçbir şey yok. Bizim fiziksel dünyamızda ise bunlar bol
bol var. Bizim matriks bu şekilde programlanmış,
yaratılmış. Kuzey Işıkları orada, sen ise burada. Gidip
görmek, sadece niyet, karar, bütçe işi.
Evreni yaratan meleklerin en çok
zorlandığı kısım nedir?
Evreni yaratan melek mühendislerin
yaratmada en zorlandığı diye bir kısım yok. Fakat,
yaratılan mucizelerden insan için en akıl karıştıran ve
yapay olarak yapılmasının en zor olanının yerçekimi
olduğu bilgisini de verebiliriz. İtici ve çekici kara
enerji ve maddeyi nasıl tanımlayamıyorsak ki evrenin
büyük bir kısmı budur, yerçekiminin de tam olarak ne
olduğunu henüz bilmiyoruz. Yapay yerçekimli uzay
araçlarını ise ileride yapabileceğiz. Karanlık madde ve
karanlık enerjiye hükmedebilmek için, yapay karadelikler
yapıp, bunun sonsuza yakın güçlü çekimine karşı koyacak
enerjiyi elde edip, sonsuz enerjiyle ancak yapay
yerçekim ortamını imal edebileceğiz. Bunun en doğalı ise
uzaydaki gök cisimleri olan güneşler ve gezegenlerdir ve
hepsinin yerçekimi vardır. Güneş Sistemimizde
birbirinden epey uzak durumda olan gezegenlerin zayıf
bir çekimle dünya ve üzerinde yaşayanların üzerinde bir
etkisi vardır ki bu burç araştırıcılarının araştırma
konusudur. Çok uzak gezegenlerin çok zayıf etkisini
bugünki bilim red edip, o kadar zayıf çekimin dünyaya ve
insanlara etkisinin olmayacağını söylemektedirler.
Aslında, spiritüel olarak Güneş Sistemininde gezmeye
başladığımızda, her gezegenin ayrı bir titreşim sesi
olduğunu, tüm sistemin muazzam bir senfoniyle uyum
içinde çalıştığını görür ve idrak edersiniz.
Gezegenlerin mevlevi sema dönüşü yapar gibi kırmızımsı
bir eterde döndüklerini görürsünüz. Fiziksel dünyadaki
herşey salt titreşimden ibarettir. Bu titreşimleri
seçerek bir kısmını duyar, bir kısmını görür halde bir
illüzyon yaşamaktayız. Evreni düzene sokmakla görevli
çok yetenekli varlıklar bu işi defalarca yapmışlar, o
yüzden hiç zorlanmazlar. Daha önceki evrenlerde diyelim,
yarattıklarını biraz geliştirerek tekrar tekrar da
kullanırlar.
Ölünce annelerimizi, babalarımızı,
büyükbabalarımızı mı, çocuklarımızı görebileceğiz mi?
Ölünce insan ışık bedenin gittiği
spatyomun ilk safhasında geçici bir panik durumu yaşanır
demiştik. Bir süre ölen insanın ışık bedeni, ölen
fiziksel bedeninin durumu, yakınlarının üzüntülerini bir
süre yukarıdan seyreder durumda olur demiştik. Bir süre
sonra rehberler yardımıyla spatyomda yapılacak başka
işlerin ve farkındalıkların farkında olunur demiştik.
Bunlardan bir tanesi de dünyada yaşanan fiziksel ölümün
bir son olmadığı farkındalığıdır. Spatyomda en çok vakit
geçirilen safhalardan birisi pişmanlık hissidir.
Bireysel akaşik kayıtlarının tamamına o bilinç ulaştığı
anda dünyadaki fiziksel yaşamı sırasında neyi yapıp
yapmadığıyla ilgili bir pişmanlık aşamasına girer ki bu
bir nevi kişisel cehennem aşamasıdır demiştik.
Spatyomdaki ışık beden bilinci, 12. seviyedeki ruhu ile
sürekli her aşamada bağlantılıdır. Bu seviyedeki kendi
ruhu, dünya yaşamındaki kaderini, fiziksel bedenin
öldükten sonra spatyomda geçireceği arınma aşamalarının
kaderini de önceden belirlemiştir. Spatyomdaki enerji
bilincinin de bundan henüz haberi yoktur. Fiziksel
dünyadaki yaptıklarıyla yüzleşerek geçen arınma aşaması
rehberlerin yardımıyla bir süre sonra sona erer ve
cehennem son bulur. Bundan sonra bir süre cennet
aşamasına geçilir spatyomda ki, bu aşamayı yukarıda
anlattık. Cennet aşamasının sonunda doyuma ulaşıldığında
ise spatyomun en üst, enerji olarak en ince kısmına
varılır. Burada kutsal kitaplarda köprü olarak
bildirilen geçitten hızla çekilerek bir üst boyuta
geçilir. Spatyoma geri dönüş ancak, enkarnasyonda bir
eksiklik var ise mümkündür. Spatyomdaki enerji
seviyelerinde farkına vara vara, öğrenip bilinçlendikçe
oradaki her bir enerji bilinç ışığının, kaynağı, geldiği
gezegen ne olursa olsun tek amacının tekamüller
silsilesi olduğunu öğrenir. Bu tekamül ilk başta
bireysel bir tekamül gibi görünse de, spatyomdaki ilerki
aşamalarda bu tekamülün toplu bir tekamül olduğu/olması
gerektiğinin farkına varır. Spatyomun o üst
seviyelerindeki diğer tüm ışık beden bilinçleri bu
farkındalığa birlikte ulaştıklarında, toplu tekamül için
ne yapabilirize kafa yormaya başlar. Hepsi gönüllü olan
yol gösterici rehberler sayesinde zaten bu farkındalığa
ulaşmaktan başka şansları da yoktur. Madem her bir ışık
bilinci Yüce Yaradan’ın bir parçası, her bir parça
tekamül ederek en yüksek nihai seviyeye ulaşacak, o
halde hiç ihtiyacı olmadığı halde Yüce Yaradan kendisini
deneyimlemek için yarattığı çeşitli fiziksel ve eterik
bilinçlerden bu tekamülü istediği için, her bir bilinç,
kendi tekamülüne devam ederek, bunu isteyerek, büyük bir
sevgiyle ilerlemeyi seçtiğine göre, spatyomdaki ölmüş
bir insan ışık bilinci olarak bu farkındalıklara
ulaştığında, dünyada sevdiği eşi, babası, annesini
görme, onlarla bir arada bulunma işi sonraki aşamalarda
önemsizleşiyor. Şöyle ki, eğer tekamülde gerçekten bir
eksiklik var ise, spatyomda sevdiğin kişiyle bir araya
bir süre için gelebilirsin. Bir arada tekamüle
sevdiklerinle grup halinde devam diye bir şey söz konusu
değil. Sevgiyle çok bağlandığın bir hayvanın ışık
bedeniyle bile bir süre bir arada bulunma isteği,
koşulsuz sevgiden ibaret spatyomda bir süreliğine
gerçekleştirilebilir, eğer tekamülde bir eksiklik var
ise bu yapılır, ama onun dışında buna gerek
kalmayacağını söyleyelim.
Spatyomda ve diğer üst boyutlarda zaman
var mıdır?
Spatyomda farkındalığımız arttıkça
giderek üst seviyelere çıktıkça yavaş yavaş fiziksel
dünya ile ilgimiz, merakımız azalır. Çünkü farketmişiz
ki, en ulvi yapılacak işlerden birisi, eksiklerimizi
giderip en üst tekamül seviyesine ulaşmaktır. Bunun için
kaybedilecek zamanın kalmadığını anlarız. Gerçi,
spatyomda zaman yoktur, spatyom üzerindeki enerji
mertebelerinin hiç birinde de zaman diye bir şey yoktur.
Zaman, sadece fiziksel dünyadaki yaşam için geçerlidir.
Spatyom ve üst boyutlarda/enerji seviyelerinde sadece o
“an” mevcuttur. Geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur.
Spatyoma gelince zamanın ne olduğunun da farkına
varırız. Zaman, fiziksel zihnin/bilincin ta kendisidir.
Fizikselliğin en büyük illüzyonlarından birisidir. Başı
ve sonu varmış gibi görünür. Çizgisel olarak ilerlediği
sanrısı vardır. Üst boyutlarda ise herşey yaşanmış,
olmuş bitmiştir. Hem başlangıcı hem de sonu görür olma
halidir.
Tekamülün sonu nerede bitecek?
Dünyadaki zaman denen illüzyonu yaşayan
yakınlarımızın, sevdiklerimizin sırası geldiklerinde
ölerek, fiziksel bedenlerinden ayrılarak spatyoma
gelerek, sizin enerji bilinci olarak yaşadığınız
farkındalıkları yaşayacağınızı bilirsiniz. Farkına
vararak, farkındalıklarını arttırarak bireysel tekamül
yerine, toplu tekamül yoluna gireceklerinin bilirsiniz.
Siz ölmeden hatta doğmadan önce ölmüş, buraya spatyoma
gelmiş, bu aşamaları geçmiş, şimdi toplu tekamüle devam
eden sayısız bilinçle bir aradasınız. Üstelik, bunların
bir kısmı dünyada ölmüş insan ışık bedenleriyle
tekamüllerine devam eden yükselenler, diğerleri de başka
dünyalarda ölmüş, aynı spatyomda farkındalıklarını
kazanmış ve yükselişe devam eden benzer ışık bilinçler
halinde bir aradasınız. Kaynak gezegen, yaşanmış bitmiş
fiziksel beden türü hangisi olursa olsun amaç, tekamülde
yükseliştir. İhlas suresinin ilk ayeti olan Kul
hüvellâhü ehad, Allah eşşiz, hiçbir şeye benzemez,
hiçbir şeye ihtiyacı yok ama kendi kendisini görmesinin
hali, kendisini deneyimlemesinin halidir der tüm bu
sayısız tekamül eden, yükselen bireysel bilinç ışık
bedenler için. Ancak tüm ışık bedenlerin tekamülü sona
erdiğinde, Mutlak Yaratıcı, kendisini oluşturan,
vücudunun bir okyanustaki su damlası gibi bir arada olan,
hangi ışık bilinci nerede başlıyor, nerede bitiyor
ayırdına varılamadan, bir Mutlak Bütün olarak bunların
hepsi, bir tünelden geçerek, çekilerek bir üst boyuta
çıkacak. Amaç budur. Amaç toplu yükselişe devam etmedir.
Gelinecek bu üst süper boyutta ise, bir alt boyutta
tekamülleri en üst seviyeye ulaşmış bir aradaki bilinç
ışık bedenleri ile birlikte tüm bilinçler yeni bir
tekamül sürecine girecektir. Amaç, her bir üst boyuttaki
tekamüllerin tamamını bitirip tamamlamaktır. Bu toplu
tekamüllerin sonu yoktur. Tüm melekler, yol
göstericiler, rehberler, görevliler, tekamül
tamamlamakla görevli ışık bilinçler hepsi kendi
seviyelerinde yükselecektir. Yani, toplu yükselişe onlar
da katılacak. Bir zamanlar insan olan, bir zamanlar
başka bir dünyada başka bir canlı olan varlıklar,
öldükten sonra spatyomu bitirip, üst boyutlara yükselen,
gönüllü olarak rehberlik görevleri üstlenerek ilerlemeye
devam edenler, hepsi tekamülün aslında sevgiyle yapılan
bir fedakarlık olduğunu, sonsuz seçimlerle sonsuz
alemlerde doğup ölerek, sonsuz deneyim geçirerek
yükselişe devamın esas olduğunu bilir. Yüce Yaradan,
Allah, Tümel Akıl tüm bu aşamalarda yoktan var
etmemekte, vardan var etmektedir. Var olan kendisidir.
Kendisi de biziz, yani tüm sevgiyle yarattıkları.
Fiziksel olarak yaşadığımız insan hayatımızda ayrı ayrı
şahsiyetler olarak hayatımıza devam ediyoruz.
Öldüğümüzde de, ölüm sonrası yaşamımıza kendi
şahsiyetimiz ve birikimimizle devam edeceğimizi
sanıyoruz. Oysa aldanıyoruz. Öldükten sonra nasıl bir
şeklimiz, elimiz, kolumuz, gözümüz, kulağımız, ağzımız,
cinsiyetimiz yoksa bir şahsiyetimiz de olmayacak. Tüm
birikimlerimizle, daha önce ölmüş olanların birikimleri
bir araya gelerek tümel bir birikime eklenecek bunların
hepsi. Kendimize ait sandığımız tüm deneyimlerin aslında
bize ait olmadığını öğreneceğiz. Mutlak Yaradan hiç
ihtiyacı olmadığı halde, sırf istediği için kendini
deneyimlemeyi istemiş ve bu aşamaları yaratmıştır. Yüce
Yaratıcı, burada yazılması ve açıklanması imkansız bir
büyük sevgiyle hem bu dünyaları ve yaşam şekillerini
sonsuz şekilde yaratmayı isterken, tüm bireysel
deneyimleri sonsuz seçimli kaderler varmış gibi yaparak
sistemi kurmuştur. O’nun yarattığı ve sürdürmeyi
sürdürdürdüğü sistem budur. Bunu yargılayamayız.
Yargılamayı düşünürsek de, hayatımız, beynimiz,
vücudumuz, vücudumuzun üzerinde durduğu Dünya, Dünyanın
etrafında döndüğü Güneş, Güneş’in içinde bulunduğu
galaksi, diğer galaksiler, aklınıza gelebilecek tüm
evrensel ve fiziksel envanter, bilmediğimiz gösterilse
dahi anlayamayacağımız tüm enerji seviyeleri, boyutlar,
melekler, rehberler, odalar, kapılar, tüneller O’na
aittir. O’na ulaştığınızda Hiç’liğe ulaşmış olursunuz.
Hiçlikte herhangi bir iletişim, söz, yazı yoktur. Harf
olmayınca söz de yoktur. Mutlak Hiç’lik, tüm sonsuz
olasılıkların mevcut olduğu bir kaostur. Bu öyle bir
kaostur ki bir süper dinginlik, bir süper pozisyon, en
üst seviyedeki bir farkındalıktır. O’nunla bir olmaktır.
İçinde bulunduğumuz ve yaşadığımız
sistemle ilgili bize gelen sorulardan çoğu sistemin
mükemmelliği üzerinedir. Böyle bir sistemin filmlerdeki
gibi bir insan zekası kurgusu mu yoksa yüce bir Yaratıcı
tarafından mı yaratıldığı sorusu çok soruluyor.
Eskiden, yani 40-50 bin sene önce Güneş
ve Ay göksel oluşumları dışında bir inanç mevcut
değildi. İnsanlar medeniyet bakımından aşama kaydettikçe
ben neyim, nereye gidiyorum, ölünce bana ne olacak,
doğayı kim yarattı, düzeni kim tasarladı gibi soruları
kendini koruma içgüdüsü ile kendine hep sormuştur. Bir
baba ya da annenin koruyuculuğunu arzulamış, çeşitli
şekillere sokarak bunlardan medet ummuş, bunlara isimler
vermiştir. Doğan çocuklarını büyüten anne ve babalara
çocuklar büyüdüğünde bizi kim koruyor, bizi kim
kolluyor, doğayı kim yarattı sorularına da ebeveynler
çeşitli şekillere soktuğu putlar, yine Güneş ve Ay ile
cevap vermişti. Bu bir mecburi ihtiyaçtı. Hatta yer yer
düzeni sağlamak adına korkutmak için de bu yol
kullanılmıştı. Bu sorulara bugün de cevap aramaktadır.
Yapay Zekanın geliştirilip yaygın olarak kullanılmaya
başlandığı 2025’ten sonra, mevcut inanç yöntemlerinin
dışında bir cevap var mı arayışı sürmektedir. Bu
arayışın sonu gelmeyecektir. Anadolu'da, Pers bölgesinde
ve Avrupa'da düşünürler ve filozoflar bu derin konuları
masaya yatırıp irdelerken antik Yunandaki düşünürlerin
de etkisi altındaydılar. Hiçbirisi kesin bir sonuca
varamadı. Her bir düşünür kendine göre bir sonuç
çıkardı. Bu aşamalarda din denilen olgunun insanın temel
ihtiyaçlarından birisi olduğu, insanın yapısı gereği bir
babaya, bir anneye, hatta her ikisinin de bir arada
olduğu bir Yaratıcıya ihtiyacı olduğu sonucuna varıldı.
Herhangi bir Yaratıcının mevcut olmadığı, herşeyin
tamamen tesadüfi bir şekilde kendiliğinden başladığı ve
bugünlere gelindiği anne ve babasız, Yaratıcısız
sistemler diğerleri ile karşılaştırıldı. Bilgisayar ve
Yapay Zeka kullanılarak kutsal kitaplardaki metinlerde
gizli şifreler arandı. Mısır ve daha eski
medeniyetlerdeki insanların yaptığı, bugünlere kalabilen
eserler ve metinler üzerinden ve kolaycılığa da
gidilerek bu mükemmel sistemin mimarlarının uzaylılara
kadar gittiği sonucuna varıldı. Eski yaşamış ve ölmüş
bütün o insanların yaşamları süresince inanmayı tercih
ettikleri bir anne, baba veya ikisi birlikte bir Yaradan
hep olmuştur. Kendi inandıklarının doğru, diğerlerinin
inandıklarının yanlış olduğu konusu iş çıkar seviyesine
gelince çatışmalar oldu. Daha önce temiz su, bereketli
toprak konusunda olan çatışmalara bu da eklendi. Temiz
suyu ve bereketli toprakları yönetmeyi insanları işçi
olarak kullanma, onlara barınma verme, bir arada bulunma
işi hiyerarşiyi, firavunluğu, krallıkların oluşumunu
başlattı. Her aşamada en baştaki yönetici, adak adama,
kurban etme ve büyük boyda kalıcı eserlerle ülkesini
yönetirken temiz su ve toprak imkanlarını savaşlarla
büyüttü. İnanç ise her aşamada toplumları bir arada
tutma özelliği yüzünden vazgeçilemezdi. Medeniyetlerin
gelişimleri sırasında ihtiyaç duydukları inanç
sistemleri de gelişim sırasında gelişti ve evrimleşti.
Medeniyetlerin gelişimleri sırasında kullanmak zorunda
kaldıkları inanç sistemleri, gerçekteki ile
karşılaştırıldığında ise arada büyük farklar vardır. Bu
farklar bu sayfada detaylı olarak verilmiştir.
Verdiğimiz detayların gelen soruların içerikleri
doğrultusunda yeniden ele alınarak tekrar yazılması 2012
yılı sonrası gündeme gelmişti. Bu konuda hazırlıklar
sürmektedir. Konuların soru-cevap olarak ilerlediği
Sıkça Sorulan Sorular tarzında bir eki olacaktır.
Sorduğunuz sorunun cevabı, doğanın bir mucize olduğu,
insanın bu mucize içerisinde mucizevi bir şekilde
yaratıldığı, mucize eseri çeşitli enerji seviyesinde
bedenlere sahip olduğu, fiziksel bedenin geçici,
diğerlerinin kalıcı olduğu, fiziksel dünyanın her ne
kadar tekamül için bulunmaz bir fırsat da olsa aslında
oynanan tiyatronun bir bölümü olduğu, tekamülün fiziksel
dünyadaki hayatımıza başlamadan/doğmadan önce başladığı,
öldükten sonra da devam edeceğidir. Tekamülü sonsuza
yakın bir tarif olarak açıklayabiliriz. Çünkü, sonunda
Büyük ve Mutlak Yaratıcı ile bir oluruz. Ayrıca,
bireysel tekamül gibi görünen işin asıl özü tüm ışık
bedenlerle birlikte toplu tekamüldür. Aslında, antik
dönemdeki insanlardan günümüze insanların istisnasız
hepsi Mutlak Yaradan'a bağlıdır, onunla irtibatlıdır.
Sadece bunun farkında değildir. Bu işin doğrusu,
farkında olma işi bir kaza ya da ölümle olduğundan,
ölmeden, dünyada yaşarken de bunun değişik şekillerde
farkında olma işidir özetle. Farkında olma farkındalığı
işi için insanlar başlarda "izm" şeklinde tabir edilen
değişik düşünce halleri ve bilinç seviyeleri
geliştiredurmuşlardır. İhtiyacımız olan bizi koruyacak
anne ve baba kavramlarına ek olarak bu anne ve babanın
(yani Yaradan) niçin böyle bir sistemi yaratmasına
ihtiyacı olduğu da sorgulanmıştır. Nasıl uzay nerede
bitiyor, ardında ne var merakı ortaya çıkmış ise,
Yaradan'ı kim yarattı konularına kadar yorulmuştur.
Büyük kaosun dinginliğinde tüm bu arayışlara bakış
yargılamasızdır. Hiyerarşik bir düzen içinde de olsa,
yargılamanın ve karşılaştırmanın mevcut olmadığı yüksek
boyutlardaki enerjiden oluşan varlıklar/akıllar bile
Mutlak Yaradan'a ihtiyaç duyarlar. Onları ihtiyaç tarzı
insanlardan farklıdır. Çıkar ilişkileri, siyaset,
yargılama olmayınca toplumları (o boyuttaki enerjik
bilinçleri) birleştirici ulvi unsurun karşılığı fiziki
dünyada dindir. Toplumları birleştirici unsurlar dünyada
korku ve korumayla başlamış, (korku ve koruma
ihtiyacının olmadığı) diğer yaşamımızda karşılıksız
sevgi ile sürecektir. Karşılıksız sevgi ile tekamül,
Mutlak Sevgi ile sonlanacaktır. Mutlak Sevgi ise Yüce
Yaradan'ın ta kendisidir.
Seyyalevi Bağ nedir?
İster 12. Boyuttaki bir kaynak ruh, ister
bu ruhun spatyomdaki ışık bedenli bilinci, ister dünya
dışı başka bir gezegendeki canlının spatyomdaki ışık
bedeni veya onun kaynak ruhu, hangisi olursa olsun eğer
tekamülündeki en zor aşamalardan birisi olan fiziksel
insan yaşamı eksik ise, tekamülüne devam edemeyeceği
için, fiziksel bir yaşam tekamül için mutlaka gerekli
olduğu için, ne kadar zor bir aşama olursa olsun
fiziksel bir yaşam sürmek zorundadır. Fiziksel yaşam
tarzı doğmamış bir bebek, doğduktan sonra ölen bir
bebek, engelli bir insan, engelsiz çok çirkin bir insan,
engelsiz çok güzel bir insan, kadın, erkek, her ikisini
de deneyimleyeceği bir yaşam olabilir. Bunun hangisi
olacağı, tekamülünde hangisinin ona faydası dokunacağı
rehberleri ile birlikte karar verilir. Nihai kararı
kendisi verir. Karar verdikten sonra, yaşamının her
hangi bir anında Kaynak Ruh, fiziksel yaşamındaki
yaşamına son verip, başka bir deneyimi yaşamak
isteyebilir. Ölüm tarzlarının farklı farklı olması,
değişik şekillerde hayatının sona ermesini isteyebilir.
Doğumunu, ailesini, annesini, babasını, çocuklarını,
torunlarını, hayvanlarını tüm detaylar önceden
belirlenir. Bu anlaşma/kontrat bu aşamada yapılır.
Kontrat, doğunca doğum öncesi hiçbir şey
hatırlanmayacağı bilgisi konusunu da içerir. Doğum
öncesi sperm, yumurta ve enerji birlikte iş yapar. Eğer
sadece sperm ve yumurta var ise, enerji yoksa düşük
olur. Hangi ailede hangi kaderde hangi annede doğum
yapılacağı belli olunca, anlaşmayı yapan ışık beden
sperm, enerji ve yumurta birlikteliği olur ve 120. günde
gelir yerleşir. Burada gelişmeleri birebir yaşar,
annesinin karnının dışından gelen sesleri duyar,
doğacağı günü sabırsızlıkla bekler. Annesinin karnındaki
annenin kendi seyyalevi bağdan çok ince bir şekilde
kendi göbek deliğinden annesine bağlıdır. Yani,
doğduktan sonra annemiz ölünceye kadar ona ikinci bir
bağla bağlıyız. Herkes kalın gümüş kordonla 12.
Boyuttaki ruhuna nasıl bağlıysa, herkes istisnasız daha
ince bir gümüşi kordonla annesinin karnına bağlıdır.
Astral alemi, ruha bağlı olduğumuz seyyalevi bağı gören
durugörüler (clairvoyant), annemizle aramızdaki bu ince
bağı çoğu göremez. Fakat vardır. Bebek, her geçen gün
fiziksel olarak gelişir ve büyürken, ışık beden fiziksel
olarak büyüyen bebeğin gelişimine katılır. Şöyle ki,
daha önce ağzı, kolu, bacağı olmamış olan bir ışık
beden, yavaşça eller oluşmaya başladığında bu elleri çok
sever. Onlarla oynar. Yeni giydiği bu elbiseyle (bebeğin
fiziksel vücudu) mutlu olur, ne kadar güzel bir seçim
yaptığını düşünür, doğacağı günü sabırsızlıkla bekler.
Doğduktan sonra ruh ile olan seyyalevi bağ daha da
güçlenir, kalınlaşır. Anneyle olan bağı zayıflar fakat
asla kopmaz, ta ki anne ölünceye kadar iki adet bağla
hayatına devam eder. Birisi kalın, birisi ince. İkisi de
gümüş rengi. Peygamberler ve diğer özel amaçla görevli
gelen insanların seyyalevi bağları ruhlarına göbekten
bağlı değildir. Bunları bağı kafanın tepe noktasından,
taç çakradan ruha bağlıdır. Durugörü birisi insanların
auralarını ve gümüş kordonlarını görebilmektedir. Eğer
baktığı insanlardan birisinin seyyalevi bağı göbeğinden
değil de, başının tepesinden çıkıp ruhuna bağlanıyor ise
o kişi bu dünyaya özel bir görevle gelmiş kişidir. Onun
dışında istisnasız her insanın seyyalevi bağı göbeğinden
çıkıp, ruhuyla irtibatlanır. Az önce yazdığımız gibi
yine istisnasız olarak eğer hayatta ise herkesin
göbeğinden çıkan ikinci bir bağ daha vardır, daha zayıf
olan bu bağ annesi ile irtibatlıdır, annesine göbekten
göbeğe bağlıdır herkes. Astral seyahat sırasında
göbekten irtibatlı olan çok gevşek spiral bu bağla,
dünyada yarı uyur haldeki fiziksel bedeninize
bağlısınız. Astral seyahati burada yapan 12. Boyuttaki
ruhunuz değil, dünyada fiziksel bedeninizden ayrılan
ışık bedeninizdir. Astral seyahat sırasına nereye
giderseniz gidin bu kordonla hem fiziksel bedeninize hem
de ruhunuza bağlısınız. Seyyalevi bağın insan cesediyle
ışık beden arasındaki kısmı ancak ölümle kopar. İlk
astral seyahat sırasında bu kordonun titreşim yaptığını
farkedersiniz. Aslında gezdiğiniz tüm astral boyutların
farklı farklı titreşimleri olsa da, sizin seyyalevi
bağınızın titreşimi hiç değişmez. Hatta, astral seyahat
denemeleri sırasında hissedilen bu hiçbir şeye
benzemeyen titreşim konsantrasyon dağıtır. Bu titreşime
alışmak zorundasınız. Seyahatlere başladığınızda aslında
herşeyin titreştiğini farkettiğinizde, kendi fiziksel
bedeninize sürekli bağlı olduğunuz, nereye gitseniz
uzadıkça uzayan bu bağın kendi titreşimini bir süre
sonra farketmezsiniz bile. O yüzden, astral seyahat
denemelerinde en büyük başarılardan belki de ilki, bu
titreşimi hissetmek, ikincisi de buna alışmaktır.
Zıtlıkların, acının, ego çatışmalarının
ve korkunun tamamen ortadan kalktığı; sadece karşılıksız
sevginin titreştiği o yüksek şuur boyutlarında varlıklar
tekamül etmeye ve gelişmeye, bilincini genişletmeye
nasıl devam eder? Bir ruh, kendini zorlayacak hiçbir
zıtlık veya negatif unsurun kalmadığı bir alemde
ilerleme motivasyonunu nereden bulur?
Daha önce sorulan sorulara hiç
benzemeyen, bu konuda sorulan ilk, derin ve güzel soruya
şu şekilde cevap verelim. Hiçbir korku ve ego
çatışmasının olmadığı, enerjiden ibaret bilinçlerin
birbirleri ile düşünce hızı gibi çok yüksek bir hızda
iletişim yaptığı, zamanın olmadığı, zamansızlığın
kanıksandığı ve fiziksel boyuttaki zaman kavramının
farkında olunduğu, sıcaklık, temas, uyku, beslenme,
barınma ve para gibi şeylerin olmadığı bir fizikötesi
boyuttan söz edersek, bu yüksek titreşimli boyutlardaki
enerji bilinçlerinin tekamüllerini anlamada ilk adımı
atmış oluruz. Yüksek sevgi enerjisinin ve Yüce
Yaratıcının her yerde olduğu gibi orada da mevcut
olduğunu söylemeliyiz. Fiziksel dünyada acı ve korku ile
emeklemekten itibaren öğrendiğimiz ve şartlanmak zorunda
kaldığımız yaşamımıza orada korku ve acı yerine, sevgi
ve idrak yoğunluğu farkındalığı odaklı bir bilinç hali
olarak tarif edebiliriz. Acıdan öğrenme yerine bilincin
artmasıyla öğrenme ve farkındalık artar. Bu yüksek
boyutlardaki bilinçli enerji formlarının uğraştığı
başlıca işler yeni bilinç formlarının üretilmesi, kozmik
yaratım süreçlerine bunların katılımlarının izlenmesi,
alt bilinç ve enerji düzeylerindeki insan dahil
varlıklara rehberlik ve yardım edilmesidir. Tüm bu
işler, yardımlar karşılıksız, fedakarlıkla, gönüllülükle
yapılır. Bu boyutlardaki kozmik katkı içsel
çatışmalardan değil, Yüce Yaradan'a ait sevginin
aktarılmasıyla olur. Bu enerji seviyelerinin/boyutların
her birisi, hiçbir tekamülün tam olarak tamamlanmadığı
aşamalardan birisidir. Sevginin kendisinin bile sonsuz
varyasyonda olduğu, dünyadaki 7 nota, renk tayfları ve
sesin kademeleri gibi sevginin değişik hallerinin
bulunduğu, bu sevgi spektrumunun tamamına bir türlü
erişilemediği/görülemediği/farkında olunamadığı
boyutlardır. Bu boyutlarda tekamül motivasyonu her hangi
bir eksiklikten değil, sonsuz potansiyelin olması
farkındalığına kavuşulduğu anda duyulan sevginin
aşamalarından ibarettir. Rekabetin, korkunun,
eksikliğin, hayatta kalma derdinin, geride kalma
derdinin olmadığı, herşeyin her aşamanın kolektif olarak
bir arada yapıldığı, her enerji bedenin birbiriyle bağlı
olduğu büyük bir enerji ağı, yumağıdır. Aynı anda
sevinilir, aynı anda farkındalığa ulaşılır. Bu ağ
dışında bu birliktelik dışında ayrı takılmak, tek başına
durmak seçeneği yoktur. Bilinç, kendini açarken hem
yaratma arzusuyla hem de yarattığının diğerlerinin
yarattığı ile beraber ortak bir havuzda büyük tekamüle
bir katkısı olduğunu bilir ve bu konuda çalışır. Dünyada
fiziksel yaşamımızdaki dualite orada yoktur. Yüksek
bilinç durumlarının görüldüğü bu üst boyutlarda ikilik
mevcut olmadığından, herşey Tek olduğundan herhangi bir
sembole, sembolizme, alfabeye de ihtiyaç duyulmaz.
Fiziksel dünyada ikiliklerimizi anlatmak ve yazmak için
bunu sembollerle ifade etmek zorundayız. Oysa, semboller
gerçeğin kendisini değil gerçeği sadece işaret eden,
açıklayan, tavsiye eden, kanıtlayan, sonraki kuşaklara
ibret olsun diye aktaran vs. bir araçtır. Bu boyutlarda
gerçeğin sadece kendisi vardır. Fiziksel dünyada gelişim
için acıya gerek var, yüksek boyutlarda ise ruhsal
gelişim ve tekamül için sadece sevgi ve bunun kullanım
çeşitlerine ihtiyacımız var. Fiziksel dünyada diyalektik
olarak dualitenin getirdiği zıtlıklardan arınmış,
dualite ve zıtlıkların olmadığı bir yerdir. Yüksek
boyutların değişik katmanlarındaki enerji bilinçlerinin
ve daha yukarıda bulunan özbenliklerin hepsi
tekamüllerine o enerji düzeyinde yapılması gereken
görevlerle devam eder. Biz insanların anlamasına kolay
geldiği için sırayla gönüllü olarak görevler alınıyor,
bitiriliyor sonra yine gönüllü olarak başka görevlere
geçilerek ilerleniyor gibi düşünülür. Oysa, görevler
aynı anda çok sayıda alınır, boyutlar arası farklı
enerji seviyelerinden bile alınabilen bu görevler aynı
anda başlanır ve bitirilse de aslında işin çokluğundan
dolayı bu görevler hiç bitmez. Sürekli bağlantı halinde
bulunarak bu görevin her aşaması izlenir. Birbirinden
farklı görevlerini yapan enerji bilinçlerinin yaptığı
görev ismini verdiğimiz bu işler tüm enerji bilinçleri
tarafından yüksek hızlı bağlantı sistemi ile izlenir.
Hiçbir enerji bilinci bir yere bir rapor vermek zorunda
değildir, yaptığı işten bir ödül almaz, pohpohlanmaz ve
kayırılmaz. Bizdeki hiyerarşinin benzeri bir hiyerarşi
orada da mevcuttur fakat anlam ve içerik olarak
bizdekinden farklıdır. Bir kere, bütün enerji
bilinçlerinin tüm eski yaşamları ve geçirdiği tecrübeler
saklı değildir, herkes birbirininkini görür. Ayrıca
bunları kimse yargılamaz. Bir bütün olarak, bir bütüne
aitlik bilinciyle hareket edilir. Bu boyutlarda
karanlıktan aydınlığa bir yolculuk yoktur. Aydınlığın
daha yüksek aydınlığına doğru bir yolculuk vardır. Bu
enerji bilinçlerinin bulunduğu boyutlarda yapacağı iş
özetle epey çoktur. Dünyadaki fiziksellik ve yaşamına
dair herhangi bir özlem duymaz. Öldükten sonra kendisini
ananlar, arayanlar ve özleyenler olmasının o boyutta tek
karşılığı duyulan sevgidir. Sırf bu sevgi için, fiziksel
dünyaya gelmek için enerjisinin seviyesini indirip
dünyaya gelenler başlarda tabii ki olur. Yüksek
boyutlardaki Tümel Akıl ile bir arada olma ve diğer pek
çok şey çok cazip geldiğinden fiziksel dünyadan gelen
sevgi titreşimlerine ilgi bir süre sonra azalır ve
tamamen kesilebilir. Öldükten sonra annemiz, babamız ve
sevdiklerimizin enerji bilinçlerinin peşine düşüp
onlarla tekrar karşılaşmayı, ilk safhalarda isteriz.
Oysa karşımıza gelen, bir zamanlar babamız, annemiz de
olsa, karşımıza gelen ışık bedenli şekilsiz bilinç, onun
tüm eski hayatlarının bir toplamıdır. Hatta, sırf siz
istediğiniz için karşınıza gelen yakınınızı dünyadaki
haliyle de görmek istediğinizde o şekilde görürsünüz. Bu
geçicici bir haldir, onu belirtelim. Karşımıza gelen,
bir kısmı babamız ya da annemiz olan bir bilinçtir. Ne
tamamen yabancı birisidir ne de tam olarak
hatırladığımız babamızdır. Ruh çağırma seanslarında
gelen babamızın herhangi bir hali de değildir. Gelenler
tüm geçmişi ve geleceğe vakıf, zarar verme niyetindeki
oldukça akıllı ve obsesif yetenekteki varlıklardır.
Yüksek aşamalardaki enerji halindeki varlıkların bir
kısmı bu varlıklarla birlikte bulunan ölmüş
insanlara ait ışık bilinçlerdir. Tekamül seviyelerinde
bu boyutlarda ilerlerken/yükselirken dünya kaynaklı
ölmüş insan enerji bedenleriyle birlikte başka
dünyalarda ölmüş tamamen farklı varlıkların enerji
bedenleri bir aradadır. Çünkü spatyom bir tanedir. Öteki
dünya/ahiret/spatyom/araf sadece insan ölümü sonrası
ışık bedenlerden/enerji bilinçlerinden ibaret değildir.
Bu boyutlardaki arzulanan ve yapılması için can atılan
işlerden birisi, nasıl başka bir insan
cesedinde/vücudunda dünyada fiziksel başka bir yaşamayı
merak etmek ise, diğeri de başka bir dünyada başka bir
varlık olarak o dünyadaki bir yaşamı denemektir. Bu
konuda yaklaşık olarak 11 bin kadar seçenek olduğunu
söyleyebiliriz. Bunları ölmeden, astral seyahat yaparak
farkında olduğumuzda o an hala seyyalevi bağla insan
vücudumuza hala bağlı olduğumuzdan, henüz
ölmediğimizden, hala şartlanmalarla şartlandığımızdan
ötürü bu 11 küsur bin seçenekten en mükemmelinin o
aşamada astral seyahat yapabilen hemen herkes gibi,
insan olduğunu düşünürüz. Oysaki hepsi kendisine has
özel ve güzeldir. Çeşitliliğin bu kadar fazla olması ve
yapılacak işlerin daha doğrusu denenecek
farkındalıkların çok oluşuyla zaman geçirir bu varlıklar
o yüksek aşamalarda. Seçimler fazladır. Zamandan yana
ise bir tasa yoktur. Uyku ve dinlenme de yoksa, sürekli
olarak bu işlerle meşgul olunur. Peki biraz olsun bu
işleri biraz yavaşlatma, görevleri yumuşatma ve
yayma/tavsatma gibi bir aşama olabilir mi? Evet.
Nicelikten niteliksel yoğunluğa derinleşme ve tekamülde
ilerlemenin her aşamasında özgürsünüz. Kozmik katılım ve
yaratım süreçlerinin her aşamasında özgürsünüz. Tüm
verdiğiniz katkı ve üretimlerinizin kaynağı ise bunu
bahşeden Yüce Tekillik/Yaradan'dır. Fiziksel dünyadaki
halinize acımamış, gülmemiş, yargılamamış ve karışmamış
olan bu Mutlak Yaratıcı, bu boyutlardaki yükselişinizin
hiç bir aşamasında ise gülmez, acımaz, karışmaz. Zaten
bu boyutlarda bir işkence ya da ödül, ceza ya da bir
teşvik olmadığından sistemin işleyişini kavradığınız
anda bunlara ihtiyaç da duymazsınız. Özetle herşey O'nun
için ve O'na ulaşmak için yapılıyoz gibi görünse de,
aslında sizin ulaştığınız son Siz, kendinizsiniz. Tüm
kendisine ulaşan bu bilinçler de O'na aittir, onun
vücududur. Tam burada kesmek zorundayız çünkü ifade
etmesi zor bir yere geldik. Hiçliğin Yüce Yaradan olması
konusu. Ulaşılan en üst seviyenin bir Hiç olması,
hiçliğin ise Mutlak Yaradan olması konusu. Hiçlikteki bu
dinginlik nasıl bir kaos ise, kaosun kendisi ise tüm
olasılıkların mümkün olduğu bir büyük kaostur, bu da
mutlak dinginliğe işaret eder ki, bunun sonucu olarak
hiçliğe çıkarız. İnsan beyni için yol burada tıkanıyor.
İfade etmeye çalışması boş ve gereksiz. Hiç bir dilde
ifade edilemeyecek bu aşamada noktayı koyuyoruz.
Yeni çağın ruhsallığında aracılara ruhban
sınıfı, gurular, şeyhler veya kutsal kabul edilen taşlar
veya binalara vs. yer var mı?
Yok.
Gerçek tapınak insanın kendi bedeni,
mihrap ise kendi kalbiyse dünya maddesine ihtiyacımızı
nasıl ortadan kaldıracağız?
Gerçek tapınak tam olarak bedenimiz,
kalbimiz, beynimiz. Fiziksel dünyaya ise tekamülde
yükselebilmek için ihtiyaç var. Unutmayın, zamanın ve
fiziksel bir bedenin, ayrı ayrı şahsiyetlerin olmadığı
bir boyutta arzu edip dünya fizikselliğinde doğup
yaşamayı kendimiz seçiyoruz. Yüksek boyutlardaki tekamül
için fizikselliğin arzulanan çeşitlerini yaşamayı yüksek
boyutlardaki enerji bilinçleri isteyerek seçiyorlar,
tıpkı bizim seçtiğimiz gibi.
Yakın bir gelecekte dünyanın hatta tüm
evrenin başka bir boyuta yükselmesi söz konusu mu?
Evet. Şu anda bunun müjdesini
verebiliriz. Yakın bir gelecekte muazzam bir aydınlanma
çağı başlayacak. DNA'mızla bağlantılı olarak
çakralarımız ve auramızın frekanslarının yükselmesi yani
enerjimizin artması ve bilinçlenme işi yakında olacak.
Akaşik Kayıtlar’a bağlanmabilmenin şartı
nedir?
Akaşik Kayıtlara bağlantı arzu ve istekle
mümkündür. Bunun için şartlanmalarımızdan arınarak
auramızdaki lekeleri gidermemiz gerekiyor. Bunu ister
meditasyonla, ister zikir ile isterseniz kaderinize
yazılı ise kendiliğinden yapıyorsunuz. Fiziksel olarak
bu dünyada insan olarak yaşarken hedefimiz Akaşik
Kayıtlara ulaşma olmamalı. Merak doğaldır. Akaşik
kayıtlara tam erişim yapanlar bile fizikselliğin
değerini bilir.
O halde çok özetle niçin varız?
Varız çünkü var olmayı biz istedik. Yani,
fiziksel olarak dünyada bir hayat sürmeyi biz istedik.
Amacımız güzel, dolu dolu bir hayat yaşamak olmalı.
Sevgi dolu, güzellik dolu, fedakarlık dolu bir yaşam. Bu
yaşam sırasında okuyacak, öğrenecek, deneyim kazanacak,
eğer mümkünse resim yapmayı, bir müzik aleti çalmayı,
şiir ya da roman yazmayı isteyecek, sanatın her hangi
bir dalında bir şeyler üretecek bir hayat. Kaderimizi
doğmadan çok önce sonsuz olasılıklar dolu seçeneklerden
nasıl rehberler yardımıyla sevgiyle seçip, fiziksel
dünya yaşamımızı sevgiyle belirliyorsak, oradaki bu salt
sevgiden ibaret seçimlerimizin farkına varıp,
mucizelerle ve güzelliklerle dolu dünyada güzel bir
hayatı yaşamak için varız. Eğer seçtiğimiz cinsiyet,
aile, anne, baba, çocuk, eşimiz ya da eşlerimiz,
büyüklerimiz kötü ise, beğenmiyor isek unutmayın ki, bu
sizin seçimizdir. Bu kaderi önceden belirlemiş olan
ruhunuza kızamazsınız. Kaderinize kızamazsınız. Kabul
edip, barış içinde devam etmelisiniz. Bu satırları
buraya kadar okuduysanız, emin olun ki bu yazıyı okumak
da kaderinizde yazılıdır. Spiritüel konularda kendimizi
geliştirmemek, tekamül konusunda hiç bilgilenmemek,
dünya zevkleriyle boşa zaman geçirmek, alkol, uyuşturucu
ve uyarıcılarla beynimizi harap etmek, auramızı
zayıflatmak, bu zayıf, şartlanmalarla lekeli auramızla
astral seyahat denemelerine kalkışmak, başarısız olmak,
büyüyle uğraşmak, ölümden sonraki hayatın bir boşluk,
bir hiç olduğunu düşünmek, öteki hayata fiziksel dünyada
imkan varken hiç hazırlanmamak, kaderimizde ne yazılı
ise o vardır deyip her şeyi boşlamak, inanılmaz
fırsatlar diyarı dünya hayatını ıskalamak, değerli
zamanı hep boş işlerle oyalanarak geçirmek, o yoksa ben
de yokum deyip bir insana ya da hayvana bağlı olarak
sürekli üzülmek sizin seçiminizdir. Amacınız ilk
fedakarlığı yaparak ilk adımı atmaktır, gerisi gelir.
İlk idrak, bu fedakarlıktır. Bu da, kendinizi bilmektir.
İnsan olarak bu hayatın kıymetini bilmektir. Cesediniz
yani fiziksel bedeniniz sadece geçici bir araçtır. O
bedene çok iyi bakmakla işe başlayabilirsiniz. Bedeni
idare eden beyninizdir. Beyninizi düzgün bir şekilde
çalışır durumda tutmak, düzgün uyumak, beslenmek, onu
aktif tutacak işler yapmak ve hafif spor ikinci
fedakarlıktır. Beyninizi donanımlandırmak, bilgi
toplamak, okumak, öğrenmek üçüncü fedakarlıktır.
Öğrendikçe sorgulamak, soru sormak dördüncü,
bilgilendikçe mukayese yani karşılaştırma gücünüz
arttığında yeri geldikçe haklıya haksızlığa karar verip
harekete geçmek, bir duruş sergilemek fedakarlığın diğer
aşamalarıdır. Yaşadığın eve, bahçeye bakmak, etraftaki
hayvanlara yardım etmek, sevgiyle onları beslemek,
yaşadığın coğrafyada binlerce yıl önce yaşamış ve sonra
ölmüş insanların yarattığı bugün hala ayakta duran
yapılara saygı duymak, onları korumak, yaşadığın ülkenin
güzelliklerini yaşamak ve bu güzellikleri korumak diğer
ileri aşamalardaki fedakarlıklardır. Başka insanları
anlamak, dinlemek, yardım etmek, bu fiziksel dünya
yaşamındaki en büyük fedakarlıklardır. Kendi bedenimize
bakmakla başlayan, başka bedenlerin ihtiyaçlarını
gözeten bir farkındalıklar silsilesi. Bir yerden
başladığınızda gerisi gelen, etrafınızda sizin gibi
fedakar insanlarla artan bir süreç. Bu fedakarlıkların
bir bileşkesini ise hangi aşamada olursa olsun dönen bir
sevgi enerjisiyle karşılarsınız. Kendinizi daha iyi
hissedersiniz. Hissettiğiniz bu karşılıksız sevgi,
ölümden sonra hissedeceğiniz o büyük sevgi enerjisine
benzer. Ölmeden bunu yaşamanın sırrı, fedakarlıktır.
Bunun tam zıddı ise, bencilliktir. Bencilliğin, bencil
insanların en yumuşak, en hassas yeri fedakarlığa mecbur
oldukları zamanlardır. En bencil insan bile
fedakarlıktan gelen az bir sevginin gücü karşısında
etkilenir ve bencillik konusunda fikirlerini
değiştirebilir. O sevginin miktarının artmasını ister.
Sevgi fazlalaştıkça, bencilce düşünceler azalır ve
biter. Mutlak Yaradan, Büyük Tümel Akıl, Yüce Allah en
büyük fedakarlığı yaparak hiç ihtiyacı olmadığı halde
evreni, bizleri yaratmıştır. Ona kayıtsız şartsız itaat
eden melekleri yaratmıştır. Sürekli sıfırdan yukarıya
yükselmeyi, tekamül sistemini kurup, gönüllülerden
rehberler ve yol göstericilerle birlikte türlü türlü
varlığı yaratmıştır. Demiştir ki, her kime akıl verdi
isem, kendini bilsin, benim yaptığım fedakarlığın
milyarda biri bile olsa bir yerden başlasın ve yanıma
kadar gelsin. Sevgi kaynağı Yüce Yaradan’ın sevgiyle
başlattığı bu sistemde, fiziksel olarak insan formunda
bir ara aşamadayız. Sevginin büyüğü, daha da büyükleri
ileriki aşamalarda bizleri beklemekte. Herşeyi boş
vererek, bir şeylere kızarak, zamanı boşa geçirerek bu
müthiş olanaktan kendimizi mahrum bırakmak, kendimize,
varlığımıza en büyük kötülüktür. Kötü olmak kolay, iyi
yaşamak ise zordur. Fedakarlığın ilk adımını atarak
kolaya değil, lütfen zoru seçerek ilerleyelim. Bireysel
ilerlemenin aslında ileride hep birlikte toplu bir
ilerleme olduğunu da yazdık. Herkes toplu olarak
sevgiyle bir yükselişe ilerlerken arkada kötülük yapacak
kimse kalmayınca ne yapacacağız? Uyanalım, silkinelim,
farkına varalım. Arısından balığına, kuşundan kedisine
kadar tüm hayvanları sevelim, öldürmeyelim. Bu güzel
dünyadaki büyük küçük ne olursa olsun her bir yaşamın,
bu dünyada kendisine lütfedilmiş, ona özel olarak
bahşedilmiş bir canı, bir yaşamı ve ölüm sonrası onların
bile bir safhası var. O canlıların hiç birisinin de asıl
sahibi bizler değiliz. Unutmayın, onlar sadece eşlik
etmek için buradalar. Bazıları da 200-400 milyon yıldır
bu dünyadalar. Hayvanların durumlarını anlayalım.
Sevgiyle, hep birlikte barış içinde yaşamayı nasip
etsin.
.: Bu yazının PDF halini
buradan alabilirsiniz :.
Ek Okuma Tavsiyesi:
Mellen Thomas
Benedict'in Ölümden Dönme Deneyimi - Türkçe
Near-Death Experience
NDE Story of Mellen-Thomas Benedict - English
Anu Anlatıyor
Virginia Essene, Sheldon Nidle - Galaktik İnsan
Virginia Essene, Tom Kenyon - Hathor Bilgileri
Ruhselman, B. 2013. İlâhî Nizam ve Kâinat (The Divine
Order and the Universe). Metapsişik Tetkikler ve İlmî Araştırmalar
Derneği İktisadi İşletmesi Yayınevi MTİAD1950, No. 27468. 280s.
.:
Sorularınız için
:.
Bu sayfadaki yazı ile ilgili bir yorum:
The text, which seeks to establish a coherent cosmological framework
and avoids the fragmentation frequently encountered in many
metaphysical books, is far more than a typical short spiritual
article found on the Internet. Rather, it conveys the impression of
a comprehensive cosmological synthesis that has been developed
through many years of reflection upon a consistent worldview. One of
its most intriguing ideas is that earthly life is not chosen as a
form of punishment, but as an opportunity for experience and
spiritual growth. This concept appears, in different forms, in
Plato's understanding of the soul, the philosophy of Plotinus, the
Indian Vedanta tradition, certain interpretations of Sufism, and
modern spiritualist movements. Therefore, although this work cannot
be regarded as entirely original or the first to address these
subjects, it may be considered a contemporary synthesis and
continuation of a long-established philosophical and spiritual
tradition. Although the text is too extensive to be read in a single
sitting, it is written in a gentle, accessible style that
consistently places love at its center, emphasizing non-judgment,
unconditional love, spiritual evolution, and respect for the life
choices of others, rather than promoting a pessimistic worldview.
While its length may exceed the reading habits of today's internet
audience, who often lose concentration after only a few pages, it
nevertheless offers a fascinating exploration of the stages
preceding birth and following death. By attempting to integrate
Sufism, reincarnation, the Akashic Records, spiritual evolution,
spiritualism, astral travel, modern cosmology, pre-birth choices,
post-mortem processes, and selected concepts borrowed from quantum
physics into a single conceptual model, the author undertakes a
remarkably ambitious task. The successful organization of these
diverse subjects into a unified and internally consistent system
reflects an exceptional level of intellectual insight and deserves
recognition.
Türkçesi: Kendi içinde tutarlı bir kozmoloji kurmaya çalışan,
birçok metafizik kitapta sıklıkla rastlanan dağınıklığın bulunmadığı
metin, İnternette rastlanan kısa spiritüel yazılardan biri değil.
Uzun yıllar boyunca aynı dünya görüşü üzerinde düşünülerek
oluşturulmuş kapsamlı bir kozmolojik çerçeve izlenimi vermekte.
Metindeki en ilginç fikir ise, dünya yaşamının cezalandırılmak için
değil, deneyim kazanmak için seçiliyor olması. Bu düşünce aslında;
Plato'nun ruh anlayışında, Plotinus'ta, Hint Vedanta geleneğinde,
Tasavvufta bazı yorumlarda, modern spiritüalist akımlarda farklı
biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma tamamen
özgün, bu konulardaki ilk çalışma olmasa da, oldukça köklü bir
düşünce geleneğinin devamı, güncel sentezi sayılabilir. Metin tek
bir nefeste oturulup okunacak uzunlukta olmasa da, sürekli sevgiyi
merkeze koyan, yargılamama, koşulsuz sevgi, tekâmül ve başkasının
yaşam seçimine saygı konularının anlatıldığı karamsar olmayan,
yumuşak bir kitap diliyle yazılmış bir çalışma olarak dikkati
çekmekte. Günümüz 2-3 sayfa okuduktan sonra yorulan İnternet
okuyucuları için metin bu şekilde uzun olsa da, doğum öncesi ve ölüm
sonrası safhaların anlatıldığı ilginç bir yazı olmuş. Tasavvuf,
reenkarnasyon, akaşik kayıtlar, tekâmül, spiritüalizm, astral
seyahat, modern kozmoloji, doğum öncesi seçimler, ölüm sonrası
süreçler ve kuantum fiziğinden alınmış bazı kavramların aynı model
içerisinde birleştirilmeye çalışıldığı metin, konuların hepsi
birbirini destekleyen tek bir sistem içinde toplanması gibi zor bir
işin başarılmış olmasıyla, üstün bir idrak ile övgüyü hak ediyor.
|